Psikolog ve Psikiyatrist Arasındaki Fark Nedir ?

Psikoloji alanında kariyeri olan ya da bu alanda eğitim almakta olan kişilerin hayatında en az 1 kere de olsa duyduğu bir soruyu konu ediniyoruz bu yazımızda. Çoğumuz bu soruyu bir kez değil belki onlarca kez duyuyoruz. Aslında çok temel bir soru, yazımızın merakları gidereceğini umarak keyifli okumalar diliyoruz.

Öncelikle söyleyelim hem psikologlar hem de psikiyatristler ruhsal sağlık alanında çalıştıklarından birbirlerine karıştırılabilirler. Alan hakkında kapsamlı bilgiye sahip olmayan kişilerin bu meslekleri karıştırması da doğaldır. Aralarındaki en temel fark ise aldıkları eğitimden kaynaklanır. Psikologlar ülkemizde 4 yıllık psikoloji lisans eğitimi alırlar ve ardından arzu ederlerse eğitimlerine yüksek lisans ve doktora ile devam ederler. Psikiyatristler ise tıp fakültesinde eğitim alan ve psikiyatri alanında uzmanlaşan hekimlerdir. Yani psikiyatristler tıp doktorudur, ancak psikologlar doktor unvanını doktora yaparlarsa alırlar ve bu doktorluk tıp doktorluğu değildir.

Hemen bu noktada ikinci bir konu olan ilaç yazma mevzusuna değinelim. Yukarıda açıkladığımız eğitim farklılığından dolayı psikiyatristler ilaç yazabilirken, psikologlar eğitimleri süresince ilaçlara dair bilgi edinseler de ilaç yazma yetkileri yoktur.

Peki ya şu kanepeye uzanıp içimizi döktüğümüz hangisi? diye soranlar için önce her terapide kanepeye uzanılmadığını belirtip gözünüzde canlanan bu manzaranın psikologlara ait olduğunu söyleyelim. Bir psikoloğa gittiğinizde psikolog sahip olduğu yaklaşım(çalışma stili) doğrultusunda sorununuzun çözümü için sizinle bir yol haritası oluşturur ve karşılıklı konuşma şeklinde bir süreç yürütülür. Süreç demişken psikoterapinin uzunluğunun kişinin sorunu, isteği ve psikoloğun yaklaşımı çerçevesinde şekillenebileceğini söyleyelim.

Şu ana kadar bahsettiğimiz ayrımda hep hasta görme üzerine yoğunlaştık ancak çoğu insanın düşündüğünün aksine psikologlar yalnızca psikoterapi yapmaz. Psikoloji biliminin klinik psikoloji, sosyal psikoloji, deneysel psikoloji, fizyolojik psikoloji, adli psikoloji,  gelişim psikolojisi, spor psikolojisi, eğitim psikolojisi, endüstri/örgüt psikolojisi, sağlık psikolojisi, trafik psikolojisi gibi birçok alt dalı vardır. Bu alanlarda uzmanlaşmak için 4 yıllık psikoloji lisans eğitiminin ardından seçilen bir alanda yüksek lisans eğitimi alınır. Yani her psikolog psikoterapi yapmaz birçok psikolog farklı alanlarda uzmanlaşarak mesleğini sürdürebilir.

Psikolog mu, psikiyatrist mi olmalıyım diyenler var ise kendinize ne istediğinizi sormanızı öneriyoruz. Alana ilgi duyuyorsanız ancak ilginiz daha çok tıbbi ve ilaç üzerine ise size tıp eğitimi alıp psikiyatrist olmanızı öneririz. Ancak ilginiz hem psikolojinin farklı alanlarını öğrenmek, psikolojik testler yapmak, araştırmalar yürütmek ve psikoterapi yapmak üzerineyse psikologluk kariyeri size göre olabilir.

Bir psikolog ile bir psikiyatr arasındaki fark nedir? Bu soru, çok sorulan, çok kafa kurcalayan, birçok kritere dayalı bazı cevapları olan, bir çok bakış açısına göre şekillenen ve yine de çok az kişinin cevaplayabildiği bir sorudur. Esas ayrım, bu ikisinin eğitimlerindeki farka bağlı olsa da çoğu insan bu noktayı gözden kaçırabilmektedir. Bir kişi, bir üniversitenin edebiyat fakültesi içinde yer alan, psikoloji bölümünde dört yıllık lisans eğitimini tamamladıktan sonra diplomasında psikolog ünvanını taşıma hakkı kazanmaktadır. Yüksek lisans programları ile de branşlaşma ve uzmanlaşma şansı her zaman bulunmaktadır. Ancak eğer bu kişi, tıp fakültesini kazanmış ve bitirmişse, uzmanlığını da psikiyatri dalında tamamlamışsa, artık ona bir psikiyatr denmelidir. Bu kişi esasta bir tıp doktorudur; ancak tıpkı kadın doğum, dahiliye, genel cerrahi gibi bir uzmanlık alanı olan psikiyatriyi tercih etmiştir ve ruh sağlığı alanında çalışmaktadır. Kelime anlamlarına bakarsak, psikoloji, ruh anlamına gelen psişe ve bilim ya da teori anlamına gelen loji kelimelerinin bir birleşimidir ve kısaca ruh bilimi olarak Türkçeleştirilebilmektedir.


Psikiyatri ise, yine psişe ve tıbbi tedavi anlamı katan iyatri ekinin oluşturduğu bir kelimedir, psişenin tıbbi tedavisi anlamına gelmektedir. Psikiyatri ve psikolojinin ayrımı kavramsal olarak en temelde eğitim anlamındaki farkla ortaya çıkmakta, kelime anlamları da esasen bu ayrımı desteklemektedir. Çünkü psikologlar gerçekten de tıbbi bir tedavi uygulamamaktadırlar. Danışanları ile sadece psikoterapi ilişkisi düzeyinde bir işbirliğine girmektedirler. Oysa psikiyatrlar tıp doktorları oldukları için ilaç reçete edebilmekte ya da diğer tıbbi uygulamaları gerçekleştirebilmektedirler. Onlar da terapi yapabilmektedirler. Her iki alan da kendini geliştirmeye çok açıktır. Ancak bu noktada psikologların psikiyatrlardan ayrıldığı bir alan daha karşımıza çıkmaktadır: Teori geliştirme, deneyleme, araştırma yapma ve literatüre yeni kavramlar kazandırma konusu psikologlar için oldukça hayati bir yerde durmaktadır.

Bu farklılıklar çoğu kez yersiz tartışma ve çekişmelere sebep olmaktadır. Bazı psikologlar terapi yapma görevini, tüm psikoterapileri ve testleri kendi işleri olarak görerek psikiyatrları yetersiz ya da gereksiz bulabilmektedirler. Hatta ilaç tedavilerini de oldukça gereksiz ve hatta zararlı bulan bir kesim de bulunmaktadır. Kimi psikiyatrlar ise hem ilaç yazıp hem terapi yapabildikleri için alandaki psikologları görmezden gelmekte ve hatta onlara gerek olmadığını düşünmekte, psikologlarla çalışmayı reddetmektedirler. Ancak böyle bir şey düşünülemez. Psikologla psikiyatr birbirlerine destek olacak işler yapmak için ayrılmaktadırlar. Psikologun eğitimi ve literatür bilgisi, psikiyatrın tıbbi tedavisine ve psikoterapi uygulamalarına destek çıkmalı, psikiyatrın yöntemleri de psikoloğun içinde olduğu süreci kolaylaştırmalıdır.

Maalesef ülkemizde bu türden bir anlayış, alanda çalışan profesyoneller arasında bile şekillenememiştir. Televizyonlarda psikiyatrların titri psikolog olarak lanse edilmekte, bu bilgisizlik de tüm düzeltmelerin öfke ve usanmışlık içinde yapılmasına sebep olmaktadır. Bu türden çekişmelerle, mesleki hayatı henüz başlamadan karşılaşmış bir psikolog olarak, en başta bu ikisi arasındaki ayrımı yapabilen nadir insanlardan biri olarak, aynı ayrımı yapabilen nadir ve yüksek vasıflı psikiyatrlarla çalışma fırsatını bulmuş olmayı çok değerli bir şans olarak adletmekte bir sakınca görmüyorum. Çoğumuzun tanıdığı ve hatta saygı duyduğu isimler, iki disiplin arasındaki farkı işbirliğine yönelik değil de; dışlamaya yönelik olarak kullanmaktayken, bunu söylemiş olmakta da, bir psikolog olarak çok haksız da sayılmam. Ruh sağlığı alanında, gereken ahenk ve terbiye ile en önemlisi kuvvetli bir bilgi donanımıyla, dürüstlük ve etik ilkelere bağlılıkla çalışan, kuruluşunda bizzat yer almaktan gurur duyduğum bu oluşum diğerlerinden sıyrılmakta fazla gecikmeyecektir, bundan eminim.


Psikolog kimdir?
Psikolog, ilgili fakültelerin psikoloji bölümünden mezun olan bireylerdir. Psikologlar kendi ilgi alanlarına göre çeşitli kurum ve kuruluşlarda çalışabilmektedirler. Hastaneler, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığında, Ceza ve Tevkif Evlerinde, Adliyede, Özel Sektörde vs. gibi kurumlarda çalışabilmektedirler. Psikolog insan davranışlarını gözlemleyerek terapi yapan(bunun için eğitim alması gerekiyor) ,danışmanlık yapan, ilgili test ve teknikleri uygulayan, sosyal destek sağlayan meslek personelidir.

Klinik psikolog kime denir?
Klinik Psikolog, 4 yıllık psikoloji bölümünü tamamlayarak klinik psikoloji tezli-tezsiz yüksek lisans programını tamamlayan kişilere denmektedir. Bu program ise 2 yıl sürmektedir. Yüksek Lisans programdan mezun olan kişiler klinik psikolog unvanı almaktadır.

Psikologlar nasıl bir eğitim alır?
Psikologlar fakültelerin psikoloji bölümlerinde insan davranışları, gelişim psikolojisi, bilişsel psikoloji, istatistik, psikopatoloji, sosyal psikoloji vb. gibi birçok ders alarak insan ve davranışları, gelişimi üzerine eğitim almaktadır. Daha sonra kendisi geliştirmek isteyen bireyler terapi eğitimi alabilir veya bir alanda uzmanlaşabilmektedirler. Bu eğitimler yıllar almaktadır.

Psikiyatrist kimdir?
Psikiyatrist, 6 yıl tıp fakültesi eğitiminden sonra, 5 sene ruh sağlığının korunması teşhis ve tedavisi ile eğitim gören hekimlerdir.

Psikiyatristler nasıl bir eğitim alır?
Psikiyatrist olabilmek için ilk önce tıp fakültesini bitirip daha sonra TUS diye bilinen uzmanlık sınavına girerek psikiyatri dalında uzmanlık yapabilecek yeterli puana sahip olunarak eğitim alınır. Bu eğitim devlet hastaneleri veya üniversite hastaneleri olur. Böyle yoğun ve uzun süreçlerden geçilerek eğitim görmektedirler.


Yetişkinlerde Dikkat Eksikliği Nedenleri

Yetişkinlerde Dikkat Eksikliği Tedavisi

İngilizcesi ADHD/ADD (Adult attention-deficit hyperactivity disorder) olan yetişkinlerde dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu kişinin özellikle çalışma arkadaşlarıyla ya da aile bireyleriyle olan ilişkisini olumsuz yönde etkileyen, sosyal yaşamı zorlaştıran bir rahatsızlıktır. Tedavisinde bazı ilaçların yanı sıra terapi, aile bireylerinin bilinçlendirilmesi ile desteği ve aynı rahatsızlıkla boğuşan kişilerden oluşan destek gruplarına katılım ve paylaşım kullanılabilir.

İlaç Tedavisi: Yetişkinlerde dikkat eksikliği tedavisinde en sık başvurulan yöntem bazı antidepresanlar, venlafaksin ve bupropion gibi ilaçlardır. Kişide hastalığın seyrediş biçime ve ilerlemesine göre farklı ilaçlar ve dozajlar kullanılabilir. Ayrıca dikkat eksikliği tedavisinde kullanılan ilaçlar kişiden kişiye farklı etkilere yol açabileceği için doktorunuz bir kaç ilacı deneyerek size uygun olanı bulmaya çalışabilir. Ya da bir kaç ilacın kombinasyonu ile dikkat eksikliği giderilirken en az yan etkinin ortaya çıkması sağlanabilir.

Terapi: Dikkat eksikliği bulunan yetişkinlerin büyük çoğunluğu bilişsel-davranışçı terapiye olumlu yanıt vermektedir. Dikkat eksikliği nedeniyle negatif düşüncelere yönelen hastalar, terapiyle olumsuz düşüncelerden kurtulup daha olumlu düşüncelere yönelebilirler. Örneğin terapist hastadan ertesi günün aktivitelerinin listesini bir gece önceden oluşturmasını ve gün içinde bu listeye bağlı kalmasını, yapılan her aktivitenin yanına bir işaret koymasını isteyebilir.

Evlilik ve Aile Bireyleri: Başta da belirttiğimiz gibi dikkat eksikliği bulunan yetişkinlerin ilk olarak yakın çevresi olmak üzere tüm sosyal çevresi olumsuz olarak etkilenir. Dikkat eksikliği bulunan bir kişi bencil, dikkatsiz, önemli olayları ve günleri unutan biri olarak algılanabilir. Aslında tüm bunlar dikkat eksikliğinin sonucu oluşan semptomlardır. Aile ve evlilik terapisinde kişinin ailesi hastalık konusunda bilinçlendirilerek nasıl destek olabilecekleri ve belirtileri hangi davranış biçimleriyle azaltabilecekleri konusunda bilgilendirilirler. Bu terapi sonucunda kişi aile bireyleri veya eşiyle daha iyi bir iletişim kurarak dikkat eksikliğinin olumsuz etkilerini azaltabilir.

Destek Grupları: Ruhsal sağlık sorunları çeken hemen herkes kendini yalnız ve tecrit edilmiş hissedebilir. Bu hastalığın daha da ilerlemesine ve belirtilerin daha sık ve güçlü olarak ortaya çıkmasına neden olur. Bu noktada aynı hastalığa sahip olan kişiler bir araya gelerek kendi deneyimlerini, çözüm yöntemlerini, hastalığın olumsuz etkilerini paylaştıkları destek grupları oluşturabilir. Bu destek grupları çoğunlukla sosyal hizmet uzmanları ya da uzman bir ruh sağlığı kliniğinde oluşturulmaktadır.

Yetişkinlerde Dikkat Eksikliği Nedenleri

Genler: Dikkat eksikliği büyük oranda genetik olarak miras kalmaktadır. Beyinde dopamin seviyesi düşük olanlarda dikkat eksikliği daha çok görülmektedir.

Beslenme: Şeker bağımlılığı gibi bazı gıdalarla ilgili sorunlar davranış üzerinde olumsuz etkiler yaratmaktadır. Örneğin rafine şekerin aşırı miktarda tüketiminin dikkat eksikliğine ve hiperaktiviteye yol açtığı bilinmektedir.

Çevre: Artık boya imalatında kurşun kullanılmasa da eski binalarda yaşayanlar bazen olması gerekenden daha fazla kurşuna maruz kalabilmektedir. Kurşun, duman gibi çevresel faktörler yetişkinlerde dikkat eksikliğine ya da var olan dikkat eksikliğinin ilerlemesine neden olabilir.

Beyin Hasarı: Beyinde hasara yol açan kazalar, yaralanmalar çocuklarda ve yetişkinlerde dikkat eksikliği bozukluğuna yol açabilmektedir. Bunun nedeni konusunda çalışmalar devam etmekle birlikte uzmanlar beynin ön lobunda meydana gelen hasarı işaret etmektedir.

DİKKAT EKSİKLİĞİ TEDAVİ YÖNTEMLERİ

DİKKAT EKSİKLİĞİ TEDAVİ YÖNTEMLERİ

İlaçlı dikkat eksikliği tedavisi
Dikkat eksikliği tedavisinde kullanılan ilaçlar ve yan etkileri (dikkat eksikliği ilacı, hiperaktivite ilaçları, dikkat eksikliği için ilaç kullanmanın artı ve eksileri, dikkat eksikliğinde kullanılan ilaçlar nelerdir? Vs.)
İlaçsız dikkat eksikliği tedavisi

İLAÇLI DİKKAT EKSİKLİĞİ TEDAVİSİ
Dikkat eksikliği tedavisinde kullanılan ilaçların bir kısmı santral sinir sistemine etki eden sentetik uyarıcılardan oluşur. Tedavi sürecinde dikkat eksikliği ilacı ortalama 1 yıl kullanılarak sonuç alınabileceği gibi uzun yıllar ilaç kullanımı da gerekebilir. Dikkat eksikliğinde kullanılan ilaçlar sadece çocuklar için değil; yetişkinler için de reçete edilebiliyor.

İlaçlı DEHB (Dikkat eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu) Tedavisinde Kullanılan İlaçlar Listesi

Ritalin
Concerta
Adderal
Klonidin
Pemolin
Karbamazepin
Antidepresan ilaçlar
Yukarıdaki dikkat eksikliği ilaçları, DEHB tedavisinde kullanılan ilaçlardan bazılarıdır. Ritalin ve Concerta çocuklarda dikkat eksikliği tedavisi için Türkiye’de yaygın olarak kullanılır (doktorlar tarafından reçete edilir). Ritalin ve Concerta’nın sık tercih edilme sebeplerinden biri de özellikle dikkat eksikliği ilacı olması, dikkat fonksiyonları üzerinde etkili olmasıdır. DEHB tedavisinde kullanılan ilaçların bir kısmı da son madde ile belirttiğimiz gibi antidepresanlardan oluşur.

Dikkat eksikliğine ilaçsız destek için Ruh Sağlığı Derneği tarafından onaylı MentalUP Dikkat Egzersizleri uygulamasını kullanabilirsiniz. Çocukların ve yetişkinlerin kullanımına uygundur. Detaylı incele!
DEHB İLAÇLARININ YAN ETKİLERİ
Dikkat eksikliğinde kullanılan ilaçlar, dikkat eksikliği tedavisi için etkili ancak yan etkilerini de beraberinde getiren tedavi edicilerdir. Zorunlu olmadıkça dikkat eksikliği ilacı veya hiperaktivite ilaçları kullanımı tavsiye edilmez çünkü:

Uyku düzeni bozuklukları
İştah azalması
Sağlıklı beslenme alışkanlıklarında bozulma
Karın ağrısı, baş ağrısı gibi huzur bozan rahatsızlıklar
Hatta bazı çocuklarda çeşitli tiklerin oluşması (örneğin anlamsız göz kırpma veya yanak, dudak kasıntılarını periyodik bir şekilde gerçekleştirme)
Şeklinde yan etkiler gözlemlenmektedir. Çocuklarda dikkat eksikliği tedavisinde ilaç kullanımı aileleri endişelendirmektedir çünkü az önce bahsettiğimiz yan etkiler arasında bir çocuk için son derece önemli olan uyku ve beslenme alışkanlıklarında bozulmalar katlanılması en zor aksaklıklardır. Bu tür yan etkilerden korunmak isteyen aileler alternatif tıbba yönlenebiliyor. Oysa ki dikkat eksikliği bitkisel tedavi ile üstesinden gelinecek genel problemlerden değildir çünkü birçok kez bilişsel terapi de gerektirebilmektedir. Dikkat eksikliği bitkisel tedavi yöntemleri en iyi ihtimalle yardımcı unsur olabilir. Zaten doktorunuz da tüketmeniz gereken besinler konusunda tavsiyelerini paylaşacaktır.

İLAÇSIZ DİKKAT EKSİKLİĞİ TEDAVİSİ
İlaçsız dikkat bozukluğu tedavisi için en etkili yöntem düzenli egzersiz yapmaktır. Bu egzersizlerin büyük bir bölümünü beyin egzersizleri; küçük bir kısmını ise fiziksel egzersizler oluşturur.

Beyin Egzersizlerinin Dikkat Bozukluğu Tedavisinde Kullanılması


Beyni tembelleştirip çeşitli fonksiyonlarında (örn:dikkat ve konsantrasyon) kayıplar yaşamamak için fiziksel egzersizler gibi beyin egzersizlerine de ihtiyaç vardır. Gündelik yaşantımızda beynimizi kullanıyoruz ve mecburen yaptığımız bu davranışın egzersiz niteliği var fakat DEHB problemi ile savaşıyorsak beyin egzersizleri konusunda daha bilinçli ve seçici olmamız gerekmektedir. Çeşitli bilmeceler, bulmacalar ve oyunlar dikkat eksikliği tedavisinde etkin rol oynar. En iyi yöntem ise MentalUP Beyin Egzersizleri’ni günlük belirli bir süre uygulamaktır. Denemek isteyenler için 7 gün ÜCRETSİZ kullanım hakkı vermektedir. Bu süreçte MentalUP, kullanıcının dikkat düzeyi hakkında önemli ipuçları vermektedir.

MentalUP Dikkat Egzersizleri: Şimdi Deneyin
Özellikle dikkat ve konsantrasyon gelişimi sağlayan MentalUP’ın çocuklarda sözel, sayısal ve görsel zeka gelişimine destekleyici resmi olarak PEDAGOJİK ÜRÜN olma özelliği de vardır. Tüm bu özellikleriyle çocukların derslerdeki başarısına olumlu etki eden MentalUP beyin egzersizleri Doğa Okulları, Bahçeşehir Koleji, Okyanus Kolejleri gibi okullarda ders müfredatı olarak uygulanmaktadır.

Fiziksel Egzersizlerin Dikkat Bozukluğu Tedavisinde Kullanılması


Fiziksel egzersizler kalp ritmini hızlandırdığı için beyne giden kan akışı da hızlanır. Dolayısıyla beyne daha çok oksijen taşınmış olur. Fiziksel egzersizlerde hormon salgılanması daha sağlıklı olur ve buna bağlı olarak beyin hücrelerinin büyüyüp gelişmesi desteklenmiş olur. Dolayısıyla çeşitli spor faaliyetlerinin dikkat bozukluğu tedavisinde ilaçsız yöntemlerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Hiperaktif tedavisi için de çeşitli spor faaliyetlerine katılım tavsiye edilir çünkü hiperaktif çocukların tedavisi için vücut enerjisinin doğru yönde kullandırılması etkili olacaktır.

ÖZETLEMEK GEREKİRSE

Dikkat eksikliği tedavisinde ilaçlı ve ilaçsız yöntemler 3’e ayrılır.

Uzman hekim kontrolünde Ritalin, Concerta, Adderal, Klonidin, Pemolin, Karbamazepin gibi dikkat eksikliği ilacı/hiperaktivite ilaçları reçete edilebilir. İlaçlı tedavinin toplam süresi kişiden kişiye değişmekte ve ilaçların çocuklar için çeşitli yan etkileri de olabilmektedir. (Zorunlu olmadıkça dikkat eksikliği ilaçları önerilme/reçete edilmez)
Düzenli dikkat egzersizleri veya daha genel adıyla beyin egzersizleri yaparak hem dikkat eksikliğine karşı önlem almış, hem de dikkat bozukluğu tedavisi için ilaçsız yöntem kullanmış oluruz. MentalUP Beyin Egzersizleri bu amaçla hazırlanmış PEDAGOJİK üründür.
Düzenli spor (fiziksel egzersiz) yaparak beyni zinde tutabilir, beyin fonksiyonlarının işlevselliğini artırabiliriz. Bu da dikkat ve konsantrasyon yeteneği gelişimi sağlar. Çocuklar veya yetişkinler için ilgi çekici spor faaliyetlerine katılım teşviki yapılabilir.
MentalUP, geleceği parlak nesiller için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan anne, baba ve eğitimcilerin yanında. Bu yazının daha fazla kişiye ulaşmasını sağlamak ve bizi desteklemek için sosyal medya hesaplarınızda paylaşmayı unutmayın.

EK BİLGİLER

Çocuklarda Dikkat Eksikliği Neden Olur?

Duyu organlarından bazılarında veya birinde problem olması, genetik faktörler, motivasyon eksikliği, düzensiz uyku ve düzensiz beslenme gibi durumlar çocuklarda dikkat eksikliğine neden olur / neden olabilir.

Hiperaktif Çocuğun Belirtileri:

Normalin üzerinde hareketlilik, yaşıtlarına oranla daha fazla konuşma ve soru sorma hiperaktif çocuğun belirtileri olarak değerlendirilebilir. Hiperaktif çocuk kendisine zarar verecek davranışlar sergileyebilir. Evin çeşitli mobilyalarına tırmanan hiperaktif çocuk hikayelerine sık sık rastlıyoruz. Hiperaktif çocukların tedavisi için ilaçlı veya ilaçsız yöntemlerden en az biri muhakkak tercih edilmelidir. İlaçlı tedavi için uzman hekim yönlendirmesine ihtiyaç vardır. Hiperaktif çocukların tedavisi için ilaçlı süreçler, ilaçsız egzersizler ile desteklenebilir.

Bebeklerde Hiperaktivite:


Teşhis koyması ve gözlemlemesi zor bir süreçtir. Bebeklerde hiperaktivite, el-kol-bacak hareketlerinin aşırı olması ile gözlemlenebilir.

Yetişkinlerde Dikkat Eksikliği İçin İlaç Kullanımı

Dikkat eksikliği problemi olan yetişkinler önemli süreçlerden –sınav vb.- önce dikkat eksikliği için ilaç kullanmayı tercih edebiliyor. Öncelikle bunun sağlıklı bir yöntem olmadığını ve dikkat eksikliği için ilaç kullanılacaksa yine uzman kontrolünde kullanılması gerektiğini hatırlatmalıyız. Bir sonraki makalemizde bu konuyu daha detaylı işleyeceğiz.

Bipolar bozukluğu olan kişilere nasıl davranılmalı ?

1) Genel davranış kuralları
Depresif veya manik aile bireyine karşı nasıl davranılacağı dışarıdan belirlenip "düzenlenemez" . Ancak hasta yakınlarının formüle edilebilecek bir deneyim zenginlikleri vardır. Standart davranış biçimleri yoktur ve bu nedenle de basit tavsiyelerde bulunulamaz. Her zaman yakınlık ve mesafe, müdahale ve özerklik, aşırı ilgi ve ihmal arasında bir denge oyunu vardır. Ancak özellikle başkalarının ihtiyaçlarına özen gösterme ile kendi sınırları arasındaki denge söz konusudur.

(2) Aşırı talepten/fazla yüklenmeden kaçınma
Hasta yakınınıza kendiniz istikrarlı kaldığınız sürece yardım edebilirsiniz. Kendi sınırlarınıza dikkat gösterdiğiniz, aşırı talepleri zamanında fark ettiğiniz ve bundan kaçındığınız sürece yardımcı olabilirsiniz. Aşırı talep veya yüklenme duygusal gerilimi, başkalarının suçluluk duygusunu, kendini veya başkasını suçlu bulmayı ve sonuç olarak da depresyon veya maniyi güçlendirir. Öyle görünmese bile, üzerinize hassas antenlerin çevrildiğini ve bunun da sizi aşırı ölçüde zorladığını düşünebilirsiniz. Kendinize binen yükü kabul etmek istememeniz sizi de hasta eder ve eşinizi daha sağlıklı kılmaz.

(3) Küçük adımlar
Depresyonlarda inisiyatif, kendine güven ve enerji o ölçüde kaybolabilir ki, en basit işler bile yapılamaz hale gelir. Genel kural olarak depresif insanlar yapabilecekleri işleri yapmak istememekten ziyade, istemeyi beceremezler. Üstünkörü teşvik ve kendilerini toparlama tavsiyeleri soruna çözüm getirmez. Genel ölçütler depresyon nedeniyle devre dışı kalır. Bu nedenle suçlamaktan kaçının ve dayattıklarınızı geri çekmeyi deneyin. Ayırma biraz yapay bile gözükse, kuşkulu durumlarda suçu kişiye değil hastalığa yükleyin. Eşinizin etkinliklerine katılın, ve eğer mümkünse küçük adımlar halinde.

(4) Bağımsızlığın korunması
Eğer size karşı bir şey yapamıyorsa, onun elinden her şeyi almayın: Bunu zaten siz daha çabuk yaparsınız. Ve bir işi insanın kendisi yapması daha az stres gerektirir. Mani içindeki bir başkası size göre her şeyi yanlış yapmaya yatkınsa, bütün işleri yüklenmek üzeresiniz demektir. Çok çabuk çok şeyi üstlenirseniz, bu depresif veya manik sürece yol açabilir. Her zaman söz konusu olanın bağımsızlık/özerklik olduğunu düşünün. Size özellikle önemli gelen hususlarda (örneğin hijyen) yardım edin ve sizin için tehlikeli olan işlerde devreye girin veya yardım alın.

(5) Duygudaşlık
Depresyondaki insanların özellikle duygusal desteğe, yalnız bırakılmamaya ve duygudaşlığa ihtiyaçları vardır. Merhamet aşağı, duygudaşlık yukarı çeker. Depresif insanlar bu duyguyu boşuna bırakmamıştır. Duygudaşlığı koruyabilmek için küçük bir parça içsel bağımsızlığa ihtiyacınız vardır. Eşinizin sizin duygusal desteğinizi hissettiğinden ve ona değer verdiğinden emin olabilirsiniz, ancak onun bunu dile getirmemesini ve buna uygun tepki vermemesini de hesaba katmalısınız. Aynı olayın bunun tersi durumlarda sizin başınıza geldiği dönemleri hatırlayarak tek yanlı ve sıkıntılı bu duygusal döneme daha iyi dayanabilirsiniz? Eğer böyle dönemler olmuşsa, eşinize bunu hatırlatmaktan çekinmeyin.

(6) Zamansal sınırlılık hakkında bilgi
Depresyon ve maniler zamansal açıdan sınırlıdır. Bu hastalıkların bir başlangıçları ve bir sonları vardır, ilaçlı veya ilaçsız yardımla. Sorun, depresyon ve manik fazlarda zaman duygusunun belirgin ölçüde değişmesidir. Eşinize o anki durum sonsuz bilgiden daha iyi görünür. Ve bu onu mutsuz veya mutlu yapar. Fazların zamansal sınırlılığı hakkındaki bilgi size umut ve güç verebilir. Bu bilgiyi besleyin ve ona yenilerini ekleyin.

(7) Biyografik anlam
Depresyonların bütün bedensel iç dinamiklerde biyografik önemi vardır, yani bir ilişki tarihleri vardır. Her yaşamda yaralanmalar ve her ilişkide karşılıklı kırılmalar vardır ve bunlar duyarlı insanlarda depresyon veya maniyi teşvik edebilir. Bu açıdan bakıldığında depresyon ve maniler, bakmanızda yarar olan pencerelerdir. Bu bazen akut fazdan hemen sonra ve bazen de üçüncü bir kişinin yardımıyla gerçekleşir.

(8) Kendi kırılma/incinmeleriyle uğraşma
Depresyonlar içe dönük saldırılar olarak anlaşılabilir. Gerçek muhatap olmasanız da bunu bir biçimde hissedersiniz. Ancak depresyonlar başka türlü de incinmeye/kırılmaya neden olabilir: Depresif çocuk beklenenleri yerine getiremez ve düş kırıklığı yaratır, depresif anne insana sıkıntı verir ve korkutur. Ve depresif eş duygusal erişimi engeller. Manide insanın kendi incinmeleri daha hissedilir hale gelir. Eşiniz yaralayıcı sözler söyleyebilir veya yapabilir, çocuğunuz veya ebeveyniniz saygısız, küstah davranabilir. Bazen içsel bir mesafe bu konuda size yardımcı olabilir; ancak kapıyı bütünüyle kapatmamaya çalışın. Akut fazlar kesin kararlar vermek için iyi ve uygun zamanlar değildir. Eşinizin alışılmamış davranışlarının hastalıktan kaynaklandığını bilincinize çıkarmanız sizi rahatlatabilir. Ancak bu gibi durumlarda da aktif desteğe ihtiyacınız vardır; yani konuşabileceğiniz bir sırdaşa ihtiyacınız vardır. Bu erkek veya kız arkadaş, bir din adamı veya terapist olabilir. Ayrıca hasta yakınları gruplarında da rahatlayabilirsiniz.

(9) „Bazen bazı şeylere fazla aldırmamak gerekir”
Depresyon ve maniler yaygın arazlardır. Bu rahatsızlıklar aşırı beklentiler ve verim/performans, esneklik, çekicilik ve sonsuz gençlikle çok ilintilidir. Depresyon ve maniye yatkın olan insanlar toplumumuzun normatif baskısına özellikle duyarlıdırlar. Depresyonlar hastaları ve yakınlarını mutat performans normlarını gözden geçirmeye zorlar. Bu akut fazda pek mümkün olmasa da, eşinize küçük ve önemsiz konularda bütün normlara "tabi" olmaması için yardımcı olabilirsiniz. Her şeyi her zaman tam hakkıyla yapmanın ne mümkün ne de gerekli olduğu görüşü her iki taraf için de geçerli olmalıdır.

(10) Dışarıdan yardım
Eşinizi dışarıdan yardım alması konusunda cesaretlendirin. Üstünüze düşen yük ve sorumlulukları başkaları ile paylaşmak istediğinizi ifade etmekten çekinmeyin. Ne psikoterapi ne de ilaç tedavileri depresyon ve manileri bir çırpıda iyileştiremez. Ancak bütün ilgililerden her birine düşen yük veya külfet azalabilir. İntihar düşünceleri ciddiye alınmalı ve dışarıdan yardım alınmasına vesile olmalıdır.

(11) Hataları hoş karşılamak
Herkesin depresif ve kısmen de olsa manik zamanları olabilir. Hasta yakını olarak sizi depresyona sürükleyebilecek sıkıntılara girebilirsiniz ve eğer üstünüze düşenleri "manik"  çalışma ruhuyla yerine getirmeye çalışırsanız bu tehlike daha da artar. Siz de "sadece" bir insansınız. Gücünüz sınırlıdır. Ve eşiniz de bunu bilmesi gerekir; zaten bir şeyler hissediyor. Yorgunluk ve kızgınlıktan daha öncekilerden farklı tepki gösterebilirsiniz. Kuşkusuz "hata" yapıyorsunuz. Manik-depresif insanlar da diğer insanlar gibi güvenilir insani ilişki ve davranışlara gereksinim duyarlar. Bunlar zaaf ve hataları içerir. Eğer siz bunu kabul etmeye hazırsanız, eşinizin bazı suçluluk duygularından kurtulmasına yardımcı olursunuz.

Bipolar bozukluk tedavisi ne kadar sürer ?

BİPOLAR BOZUKLUK BELİRTİLERİ NELERDİR?

Bipolar bozuklukta, ruh halinde dönemsel değişiklikler yaşanır. ‘Manik’ terimi hastanın aşırı hareketli, enerjik, konuşkan, umursamaz, kendini güçlü hissettiği bir dönemi tanımlar. Bu dönemde günlerce süren uykusuzluk, aşırı hareketlilik, durdurulamayan konuşma, sinirlilik, agresif davranış, çok fazla ve gereksiz alışveriş yapma en sık görülen belirtilerdir. Manik dönemlerda bazı hastalar yaratıcılıklarının arttığını, işlerinin harika gittiğini belirterek tedaviyi reddedebilirler. Ancak hastalık ilerledikçe sonuçlar çok dramatik olabilir ve felaketle sonuçlanabilir. Kişi umursamaz davranışlarda bulunabilir, aşırı para harcayabilir. Dürtüsel şekilde alınan riskli kararlar, davranışlar (uygunsuz iş anlaşmaları, alım/satım vb.), kişiliğine uygun olmayan şekilde rastgele cinsel ilişkiye girmesi hasta ve ailesi için finansal ve sağlık riskleri oluşturabilir.

Hastalığın diğer döneminde de bir öncekine tamamen zıt olan ruh hali görülür. ‘Depresyon’ olarak tanımlanan bu dönemde üzüntü, ağlama, değersizlik/suçluluk hissi, enerji kaybı, haz kaybı, uyku problemleri ortaya çıkabilir. Depresif dönemler de aynı derecede tehlike taşıyabilir ve kişi intihar girişiminde bulunabilir. 

Bu rahatsızlığa sahip olmak kimsenin suçu ya da hatası değildir.

BİPOLAR BOZUKLUĞA KİMLER YAKALANIR?


Bipolar bozukluk genellikle 15-24 yaş arasında görülür ve sıklıkla yaşam boyunca sürer. Her yaşta görülebilir (7'den 77'ye) ama en sık 20'li yaşların başında başlar. Her 100 kişiden 1-2'sinde görülür. Tüm dünyada benzer sıklıkta görülmektedir. Kadın-erkek arasında görülme sıklığı açısından fark yoktur. Çocuklarda ve 65 yaş üstünde nadiren yeni teşhis edilmiş mani görülür.

ÇOCUKLARDA BİPOLAR BOZUKLUK

Her ne kadar bipolar bozukluk gençlerde ve genç yetişkinlerde daha yaygın olsa da 6 yaşındaki çocuklarda ve daha büyüklerde de zaman zaman görülmektedir.  Semptomların çoğu dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) ile veya davranış bozukluklarıyla, hatta normal, çocukça davranışlarla benzer olduğundan, küçük çocuklarda bipolar teşhisi çok zordur. Problemlerden biri, DEHB için kullanılan ilaçların maniyi DEHB olan çocuklarda tetiklemesidir. Küçük çocuklarda bipolar bozuklukta mani dönemi daha şiddetli olabilir; psikotik semptomlara, olmayan şeyleri görmeye ve duymaya daha yatkındırlar. Depresif dönemde ağrı, acı gibi fiziksel semptomlardan yakınmaları olasıdır. Bipolar bozukluğu olan çocuklar ve yetişkinler arasındaki en kayda değer farklardan biri, bipolar bozukluğun çocuklarda çok daha hızlı evre değiştirmesidir. Yetişkinlerde manik ve depresif dönemler haftalar, aylar hatta yıllar sürerken, çocuklarda bir gün içinde gerçekleşebilir.

BİPOLAR BOZUKLUK GENETİK MİDİR?


Hastalıkta genetik yatkınlık önemli bir risk olarak görülmektedir. Akrabalarının hiçbirinde bipolar bozukluk olmayanlarda hastalık görülme olasılığı %1-2 iken, birinci dereceden akrabasında (anne-baba veya kardeşlerinde) bipolar bozukluk olanlarda hastalığın görülme sıklığı %7-8'e yükselmektedir. Tek yumurta ikizlerinden birinde bipolar bozukluk varsa diğer ikizde hastalık görülme olasılığı %45-60’a kadar yükselmektedir.

BİPOLAR BOZUKLUĞUN BELİRTİLERİ NELERDİR?

Hastalığın iki birbirine zıt evresi vardır:

1)    Bipolar mani veya hipomani 

Yersiz/aşırı neşe hali, ya da öfke/sinirlilik/agresyon,
Aşırı konuşma, konudan konuya atlama,
Düşüncelerde hızlanma,  
Abartılı özsaygı,
Alışılmışın dışında enerji, daha az uyku ihtiyacı,
İmpulsivite, düşüncesizce doyuma ulaşma isteği, (alışveriş çılgınlığı, ani seyahatler, aşırı ve bazen rastgele seks, yüksek riskli iş yatırımları, hızlı araba kullanma)
2)    Bipolar depresyon 

Depresif ruh hali ve düşük özsaygı,
Her zamanki aktivitelere karşı ilgi veya haz eksikliği,
Düşük enerji seviyesi,
Üzüntü, yalnızlık, çaresizlik, suçluluk duygusu,
Yavaş konuşma, yorgunluk ve zayıf koordinasyon,
Uykusuzluk veya aşırı uyuma,
İntihar düşüncesi, girişimi,
Düşük konsantrasyon,

BİPOLAR BOZUKLUKTA TANI NASIL KONUR?

Psikiyatrik muayene ve ayrıntılı taramadan sonra doktorunuz işaretleri ve belirtileri değerlendirir. Ayrıca kişisel tıbbi geçmişiniz ve aile geçmişiniz de gözden geçirilecektir. Ayrıca doktorunuz, coşkun olduğunuz zamanları teşhis edebilmek için aile üyeleriyle de konuşmak isteyebilir. Ruh halini etkileyebilecek diğer ciddi hastalıkları araştırmak için laboratuvar testleri yapılır. Beyin fizyolojisini değerlendirmek için bilgisayarlı Elektroensefalografi (QEEG) çekilir. Şüpheli durumlarda beyin MR ı da yapılabilir.

BİPOLAR BOZUKLUKTA NE ZAMAN HASTANEYE YATIŞ GEREKİR?

Hastalığın manik ya da depresif atak döneminde olan hasta; belirtilerin çok şiddetli olduğu durumda, riskli davranışlarının, intihar düşüncesinin girişimle sonuçlanmaması ya da saldırgan davranışlarının yatıştırılması amacıyla hastaneye yatırılır. Bipolar bozukluğu olanların yaklaşık %90'ı yaşamları boyunca en azından bir kez, üçte ikisi de iki kez veya daha fazla hastaneye yatırılmıştır.

BİPOLAR BOZUKLUĞUN NEDENLERİ:

BİPOLAR BOZUKLUĞUN BİYOLOJİK YÖNÜ NEDİR?

Bipolar bozukluk, şeker ya da kalp hastalığı gibi tıbbi bir hastalıktır. Beyindeki kimyasal maddeler, bir beyin hücresinden diğerine iletiler taşır. Beyin hücreleri arasında iletilerin doğru bir şekilde taşınması kişinin düşünce, duygu durum, davranış, hafıza ve öğrenme kapasitesini etkiler. Hastalığın ortaya çıkış nedeni kesin olarak bilinmemekle birlikte, beyin kimyasındaki / sinyal iletimindeki düzensizliğin önemli bir etmen olduğu düşünülmektedir. 

HASTALIĞIN PSİKOLOJİK YÖNÜ VE PSİKOTERAPİNİN TEDAVİDEKİ ROLÜ NEDİR?

Hastalığın oluşumunda ya da atakların tekrarlamasında kişinin bireysel psikolojik yapısındaki güçlükleri, aile içi iletişim sorunları/çatışmalar/kutuplaşmalar, ebeveyn tutumları gibi etmenlerin de ciddi risk oluşturduğu bilinmektedir. Bu nedenle Bipolar bozukluğun tedavisi sadece ilaç tedavisi ile sınırlı olmayıp aynı zamanda psikoterapötik yaklaşımı da içermektedir. Psikoterapi bireysel olarak hasta ile, hasta ailesi ile ve grup terapisi uygulamalarını kapsamaktadır.

Bipolar bozuklukla başa çıkabilmek, hastalıkla birlikte yaşamayı, yaşam kalitesini en üst düzeyde tutmayı başarmak tedavinin en önemli parçasıdır. Psikoterapötik yaklaşımla hasta ve ailesinin hastalık hakkında bilinçlenmesi, hatalı tutumların düzeltilmesi, hastanın düşünce ve davranışlarının düzenlenmesi sağlanır. Örneğin; manik ve depresif dönemleri tetikleyen stres etmenlerini fark etmeleri ve bunlarla başa çıkma konusundaki çalışmalar hedeflerden biridir. Kullanılan terapi tekniklerinden biri olan Bilişsel Davranışçı Psikoterapi yaklaşımı ile hastanın depresif ve yükselmiş duygu durumlar sırasında ortaya çıkan çarpık düşünce ve inançları tanımlaması ve bunların düzeltilmesi de bir diğer önemli çalışma alanıdır.

BİPOLAR BOZUKLUK NASIL TEDAVİ EDİLİR?

Tedavinin akut tedavi ve koruyucu tedavi olmak üzere iki basamağı vardır. Akut tedavi hastalık belirtileri başladığı sırada, belirtileri mümkün olduğunca hızla yatıştırmak için uygulanır. Bu dönem hastanede yatarak tedaviyi de gerektirebilir. Koruyucu tedavi ise yeniden hastalanmayı engelleme amacı taşır. Akut tedavide öncelik hastanın ve çevresinin güvenliğinin sağlanması, intihar riski varsa önlenmesi, tanının netleştirilmesi, mani döneminde sakinlik verecek, depresyon döneminde ise ruhsal kalkınma sağlayacak tedavinin etkili ve güvenli biçimde uygulanmasıdır.

Biyolojik tedavide ilk adım ilaç tedavisidir. Ancak hastalık şiddetli, kişinin intihar riski var, daha önce ilaç tedavilerine bilinen direnç varsa Elektrokonvulsif tedavi (EKT) de ilk adımda uygulanabilir. Yeni ilaçların kullanılır hale gelmesi ile EKT'ye ihtiyaç oranı azalmıştır ancak hala çok sayıdaki hasta için EKT en etkili tedavidir. Bazı olgularda ilaçlara yanıt yetersizdir, kimilerinde ilaçlar yan etkileri sebebiyle istenilen doza çıkılamaz, bazı durumlarda ise hastanın intihar riskinin bulunması gibi sebeplerle ancak EKT’ nin sağlayabileceği hızlı düzelme elde edilmek istenir. Modern anestezi teknikleri ile günümüzde EKT daha da güvenilir hale gelmiştir. Filmlerde görülen EKT sahneleri ya da elektrikli sandalye görüntüleri ile gerçek EKT uygulamasının hiçbir benzer yönü yoktur. EKT ağrılı değildir, hasta için ceza değildir. EKT uygulanmış çoğu hasta, dişçi koltuğuna oturmayı EKT'den daha stresli bulmuşlardır.

EKT (Elektro Konvülsif Tedavi)

EKT Tedavisi hakkında ayrıntılı bilgi için tıklayınız.

BİPOLAR BOZUKLUKTA TMU UYGULANABİLİR Mİ?

TMU'da saçlı kafa derisinin üzerine elektro manyetik bir bobin aracılığıyla beynin elektriksel aktivitesini düzenlemeye yönelik bir tedavidir. Dışarıdan güçlü ama kısa bir manyetik alan oluşturarak tedavi etkisini oluşturur. Beyinde hedeflenen alanda "nöronal depolarizasyon" dediğimiz değişimi sağlar ve yeterli çalışmayan doğal süreçlerini harekete geçirir. EKT beyine doğrudan elektrik akımı verilerek uygulanır, bu sebeple EKT'nin hastane ortamında ve genel anestezi altında yapılması gereklidir. TMU tedavisi ise ayaktan uygulanabilir, anestezi ya da analjezik gerektirmez. Çoğu kez hasta hafif baş ağrısı ve uyarım uygulanan yerde hafif bir rahatsızlık dışında herhangi bir olumsuz etki hissetmez. Çok nadir vakalarda epileptik nöbet izlenebilir. Bu durumda tedavi kesilir. Nöbet riski olan kişiler tedavi öncesi rutin olarak çekilen EEG ile tespit edilip tedaviye alınmazlar.

Tedavi süresi ve sayısı hastanın bireysel ihtiyacına göre belirlenir. Bir kür genellikle 20 seanstan oluşur. 5-30 dakika süre ile belirlenen frekans ve şiddette ritmik uygulama yapılır. Bipolar bozukluğun depresyon döneminde etkili bir tedavidir. Ancak hipomani döneminde ve EKT uygulanmasına engel durum olan mani dönemlerinde de yardımcı tedavi olarak farklı parametrelerle kullanılabilir.

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Tedavisi

1. Ajandanızı günde 3 kez kontrol edin:

İster DEHB na sahip olun ister bir miktar hatırlama güçlüğü yaşayın organizasyon önerileri zamanınızı ve aktivitelerinizi yönetmede size yardımcı olacaktır. Bütün randevu ve aktıbvitelerinin bir takvime bağlama konusunda alışkanlıklarınızın olması iyi olur. Bunun günlük planlayıcısı cep telefonu uygulaması yada eski uşuk bir ajanda olmasının bir farkı yok. Bu planlayıcıyı yakınınızda tutun ve günde en az 3 kez kontrol edin. Hatta bu kontrollerininzi günün aynı saatinde olması iyi bir alışkanlık olacaktır.

2. Hergün yeni bir yapılacaklar listesi oluşturun:

Her sabah o gün gerçekleştirmek istediğiniz şeylerin yeni bir listesini yapın. Gerçekçi olmaya çalışın böylece yapmayı umduğunuz her şeyi gerçekleştirmiş olursunuz. Görevlerinizi önemlilik sırasına koyun. En önemlileri ilk önce gerçekleştirmeye çalışın. Her işi gün içerisinde önemlilik sırasına koyun. Ve görevler bittiği zaman da üzerlerini çizmenin zevkini yaşayın.

3. Düzenli olmaya başlayın:

Her zaman diliminde bir odayı düzenleyin. Düzenli olmak fikri gözünüzü korkutmasın. Herşeyi ait oldukları yere koyun. İhtiyacınız olanları saklayın olmayanları atmaktan çekinmeyin.

Her zaman diliminde bir odayı toplayın zorlanıyorsanız odayı da bölümlere ayırın
Iş hayatınızı bölmek için bir zamanlayıcı kullanabilirsiniz
Kendi kendinize sorun, eşyalarınızı atılacaklar ve korunacaklar olarak ayırın. Eğer emin değilseniz bu eşyalarınız için bir üçüncü kutu ayırın.
4. Düzenli olmayı günlük alışkanlığınız haline getirin.

Bunu bir temizlik olarak görmeyin. Ortamınızı düzenlemeyi Günlük düzenli olmanızın bir parçası olarak görmelisiniz.

Eğer eşyalarınızı saklıyorsanız onların yerlerinin belirli olması gerekir. Bunun için dolaplar , etiketler kutular, kapı arkası askıları kullanabilirsiniz.
Her gün eşyalarınızı düzenlemek için 10 dk ayırmalısınız.
Aldığınızı geri yerine koyun
Başıboş kağıt parçaları ve günübirlik eşyalar için bir kutunuz olsun ve her günün sonunda onu düzenleyin.
5. Küçük eşyalarınızı bir arada tutun:

Antrenizde küçük bir masa yada bir raf bulundurun. Üzerinde bir sepet yada tepsi olsun ve gözlük, anahtar, cüzdan, saat, gözlük ve telefonlarınızı orada muhafaza edin . Ayrıca bu alanı hatırınızda tutmanız gereken kağıtlar mektuplar yada evrak çantanız için kullanabilirsiniz.

6. Yemek menünüz önceden belirlenmiş olsun:

Tüm aile için bir yemek menüsü belirlemek biraz zor olabilir. Kolay hazırlanabilir ve tercih ettiğiniz yemeklerden oluşan bir “top 10” yemek menüsü hazırlayın. 10 günlük döngülerle bu yemekleri hazırlayın. Yemekler için gerekli malzemler elinizin altında olsun yada bu malzemeler her bir yemek için ayrı ayrı olmak üzere kartların üzerinde bulunsun. Herkesin yemek sorumluluğunu üzerinize almayın. Mutfak sorumluluklarını diğer aile üyeleri ile paylaşın.

7. Maillerinizi günlük olarak kontrol etmek ve düzenlemek için bir sisteminiz olsun:

Bir fikir olarak mektuplarınızı bulundurmak için özel bir alanınız olsun. Bu alanda çekleri, faturaları, sigorta poliçelerini, banak dekontlarını ve önemli mektupları bu alanda muhafaza edin. Bu bölümü haftada 1 olmak üzere kontrol edin ve düzenleyin. İşinize yaramayan yada almak istemediğiniz mektuplar yada mailler varsa kendinizi mail listesinden çıkartın.

8. Harcamalarınızı yazın:

DEHB olan kişilerde harcamaların kontrolü zor olabilir. Bir defter, elektronik alet yada bir websitesi aracılığı ile aldığınız herşeyi not edin –küçük birşey olsa dahi-. Böylece her ay ne kadar para harcadığınızı hesaplayabilirsiniz ve paranızı yönetebilrisiniz.

9. Elektronik hatırlatıcılar kullanın:

Toplantıları, son tarihleri, ilaçlarınızı ve diğer sorumluluklarınızı unutmak kişisel hayatınızda ve iş hayatınızda sorunlara yol açabilir.Yardım almak için bilgisayar programlarından yada cep telefonunuzdan yardım alın. Örneğin gerçekleştirmeniz gereken her olayan önce cep telefonunuza bir hatırlatıcı koyabilirsiniz.

10. İş hayatında dikkat dağıtıcıları kontrol edin:

Dikkat dağıtıcılar DEHB olan yetişkinlerde ciddi zorluklara neden olabilir. Şunları yapabilirsiniz

Telefonlarınızı seslimesaj servisine yönlendirip gün içerisinde belirlediğiniz zaman dilimlerinde cevap verebilirsiniz.
İş ortamınızda sessiz bir oda yada kabin isteyebilirsiniz.
Bir “beyaz gürültü” aleti kullanabilir yada kulaklık takabilirsiniz.
1 zamanda sadece 1 işe odaklanabilirsiniz.
11. Can sıkıntısı ile savaşın:

DEHB olan birçok insan yaptığı işten hemen sıkılır. Bunu önlemek için şu taktikleri kullanabilrisiniz.

Büyük işlerinizi küçük parçalara bölün
Görevleriniz arasında ara verin ve temiz hava alın
Toplantılarda notlar alın
12. Hayatınızı daha az görevle basitleştirin:

Etrafınızı organize etmek ve basitleştirmek dağınıklığınızı giderecek, sahip olduklarınızı bir düzene sokacak ve odaklanmanızı engelleyen dikkat dağıtıcıları önleyecek. Basitleştirmek ajandanız için de işe yarayabilir. Bir projeyi bitirmeden bir diğerine başlamayın. Bir anda kendinizi birçok farklı proje ve görevle sorumlu tutmayın. Yeni görevlere hayır diyerek mevcutlarına odaklanmış kalın.

13. Daha çok egzersiz yapın:

Düzenli egzersiz yaparak DEHB semptomlarınızı kontrol altına alabilir. En azından fazla enerjinizi kanalize etmenize yardımcı olabilir. Fakat düzenli egzersiz ve takım oyunları hedefler belirleyip ulaşmanıza diğerleri ile koopere olmanıza ve kendinizi daha iyi hissetmenize neden olur. Bazı araştımalar egzersizin beynin DEHB ile ilgili bölümlerini ştimule ettiğini söylüyor. Yoga yada Karate gibi sporlar DEHAB olan insanlarda daha faydalı olabilir çünkü ardisira gelen olayları ezberlemeniz de gerekiyor.

14. Bir göreve 15 dklik bloklarla başlayın:

Bir işe başlamada sorun yaşıyorsanız Şu egzersizi deneyin.

Zamanlayıcınızı 15 dk ya ayarlayın.
O 15 dk boyunca sadece o işle uğraşın.
Zaman bittiğinde 15 dk daha devam edip edemeyeceğinize dair kendinizi yoklayın.
Eğer devam edebilecekseniz zamanlayıcıyı tekrar başlatın ve 1 15 dk daha devam edin. 15 dk bloklarla devam edebileceğiniz yere kadar gidin.
Eğer devam edemiyorsanız ara verin daha sonra yada ertesi günü tekrar deneyin
15. Renkli kalemleri ve kodları kullanın:

Renkli kalemleri, dosyaları klasörlerive notları kullanmanız daha organize olmanıza yardımcı olabilir.

Dosyalar için renk kodlarınız kullanmak manav market otomobil vs harcamalarınızı daha iyi tasnif etmenize yardımcı olabilir.
Ajandanız için de farklı renkler kullanın böylece iş aile ve çevre gibi belli bölümler oluşturup planlarınızı daha iyi kontrol edebilirsiniz.
16. Yapılacaklar listenizden nasihat alabilirsiniz:

Yapılacaklar listenizde tamamlamadığınız işleriniz yığılıyorsa bunun sebebini öğrenmeye çalışın. Mesela hepsini aynı anda mı yapmaya çalıştınız? Daha küçük parçalara ayrılabilecek ken büyük görevleri bir bütün olarak mı yapmaya çalıştınız? Yada dikkat dağıtıcılar araya mı girdi? Bu bilgileri ileriki yapılacaklar listenizi düzenlerken aklınızda bulundurun ki aynı hataları tekrarlamayasınız.

Sosyal Anksiyete Bozukluğu Belirtileri


Sosyal Anksiyete (kaygı) Bozukluğu ya da sık kullanılan adıyla Sosyal Fobi bireyin başkaları tarafından yargılanabileceği kaygısını taşıdığı toplumsal ortamlarda mahcup ya da rezil olacağı düşüncesi ve bu konuda belirgin ve sürekli korkusunun olduğu bir kaygı bozukluğudur. Kişiler başkalarıyla etkileşimde bulunmalarını gerektiren ya da bir eylemi başkalarının yanında yapmaları gereken durumlardan korkarlar ve bunlardan olabildiğince kaçınmaya çalışırlar. Ellerinin ya da seslerinin titrediğinin farkına varılacağı gibi kaygılarından ötürü toplum önünde konuşmaktan korkabilirler ya da düzgün bir biçimde konuşamıyor gibi görünmekten korktukları için başkalarıyla karşılıklı konuşurken aşırı kaygı duyabilirler. Diğer insanların yanında yemekten, içmekten ya da yazı yazmaktan kaçınabilirler. Sosyal Fobi’nin yaşam boyu görülme oranı % 2-13 arasındadır. En sık görülen psikiyatrik hastalıklardan biridir. Türkiye’de üniversite öğrencilerinde yapılan araştırmada %24’ünde bu hastalığın olduğu saptanmıştır. Sosyal fobi alt tipine göre değişmekle birlikte erken ve geç ergenlik dönemi arasında başlar (13-20 yaş) Yaygın tipin daha erken yaşta başladığına dair bilgiler vardır. Başlama yaşı için 0-5 yaş arası ve 11-13 yaş arası iki pik vardır. Kadınlarda daha sık görüldüğü ancak klinik başvuruda erkeklerin daha fazla oranda olduğu belirtilmektedir.

Tanı Kriterleri

En Sık Görülen Belirtiler Nelerdir?

Belirtilerin En Sık Görüldüğü Durumlar Nelerdir?

Sosyal Fobi Neden Olur?

Sosyal Fobi Nasıl Tedavi Edilir?

Sosyal Anksiyete Bozukluğu DSM-IV TR

Tanımadık insanlarla karşılaştığı ya da başkalarının gözünün üzerinde olabileceği, bir ya da birden fazla toplumsal ya da bir eylemi gerçekleştirdiği durumdan, belirgin ve sürekli bir korku duyma: kişi küçük duruma düşeceği ya da utanç duyacağı bir biçimde davranacağından korkar (ya da anksiyete belirtileri gösterir). Not: Çocuklarda, tanıdık kişilerle yaşına uygun toplumsal ilişkilere girebilme becerisi olmalı ve anksiyete, sadece erişkinlerle olan etkileşimlerinde değil, yaşıtlarıyla karşılaştığı ortamlarda da ortaya çıkmalıdır.

A. Korkulan sosyal durumla karşılaşma, hemen her zaman anksiyete yaratır ki, bu anksiyete, duruma bağlı olarak, panik atak biçimini alabilir. Not: Çocuklarda anksiyete, ağlama, huysuzluk gösterme, donakalma ya da yabancı insanların olduğu toplumsal durumlardan uzak durma olarak görülebilir.

B. Kişi, korkusunun aşırı ya da anlamsız olduğunun ayırdındadır. Not: Çocuklarda bu özellik olmayabilir.

C. Korkulan sosyal ortamlardan ya da performans gerektiren durumlardan kaçınılır ya da bu durumlara aşırı anksiyete ile katlanılır.

D. Kaçınma, anksiyöz beklenti ya da korkulan sosyal ortamlarda ya da performans gerektiren durumlarda yaşanan sıkıntı, kişinin günlük, mesleki ya da sosyal aktivitelerini ya da ilişkilerini etkiler ya da fobiyle ilgili yoğun sıkıntıları vardır.

E. 18 yaşından küçüklerde, süre en az 6 aydır.

ICD-10 Ölçütleri

A.

1)Dikkat odağı olmaktan veya utanılacak ya da aşağılanacak şekilde davranmaktan belirgin korku duymak ya da

2)Dikkat odağı olmaktan veya utanılacak ya da aşağılanacak şekilde davranmaktan belirgin bir şekilde kaçınmak

Bu korkular toplulukla yemek yemek, topluma karşı konuşmak, insanların arasındayken tanıdık birileriyle karşılaşmak veya küçük grup ortamlarına girmek veya kalmakta zorlanmak gibi sosyal durumlarda ortaya çıkar.

B.

Agorofobide sayılan anksiyete belirtilerinden en az ikisi ile birlikte

1)Kızarma veya sallantı

2)Kusma korkusu

3)Urgency veya işeme ya da defekasyon korkusu

C.Belirgin duygusal sıkıntıya yol açar ve kişi bu korkularını mantıksız, aşırı bulur.

Sosyal Fobinin Alttipleri Nelerdir?

Sosyal Etkileşim Tipi

• Buluşma, konuşmaya katılma, biriyle çıkma, fikrini söyleme, haklarını savunma gibi durumlarda ortaya çıkan

Performans Tipi

• Topluma karşı konuşma, spor yapma, müzik aleti çalma, dans etme gibi durumlarda ortaya çıkan

Gözlenme Tipi

• Sokakta yürüme, otobüse binme, odaya sonradan girme, açık tuvaletleri kullanma, biriyle beraber yemek yeme gibi durumlarda ortaya çıkan

En Sık Görülen Belirtiler Nelerdir?

• Kızarma ve kaslarda titreme

• çarpıntı (%79), titreme (%75), terleme (%74), kaslarda gerginlik (%64), Midede rahatsızlık (%63), boğazda kuruma(%61), Sıcaklık/soğukluk duyguları(%57), kafada basınç (%46), Kekeleme, Ses titremesi

Belirtilerin En Sık Görüldüğü Durumlar Nelerdir?

• Herkesin birbirini görebildiği küçük sosyal gruplarda konuşmak

• yabancılarla konuşma; yeni insanlarla tanışma

• toplu yerlerde yemek yeme

Liebowitz Sosyal Fobi Ölçeği’nde belirlenen sosyal durumlar şu şekildedir.

Toplum içinde telefonla görüşme

Küçük bir grup etkinliğinde yer alma

Toplum içinde yemek yeme

Toplum içinde bir şeyler içme

Yetkili biri ile konuşma

Dinleyiciler önünde konuşma, rol yapma

Partiye/ eğlenceye gitme

Başkaları tarafından izlenirken çalışma

Başkaları tarafından izlenirken yazma

Çok iyi tanımadığı biriyle telefonda görüşme

Çok iyi tanımadığı biriyle yüz yüze konuşma

Yabancılarla karşılaşma

Genel tuvaletleri kullanma

Birilerinin oturduğu odaya girme

İlgi odağı olma

Bir toplantıda hazırlıksız konuşma yapma

Yetenek, yeti veya bilgi testine tabi tutulma

İyi tanımadığı birine onaylanmadığını veya aynı düşüncede olmadığını ifade etme

Çok iyi tanımadığı birinin gözlerinin içine bakma

Önceden hazırlanmış bir raporu bir gruba sözel olarak sunma

Romantik veya cinsel ilişki amacıyla birini tavlamaya çalışma

Alınan bir malı parasını geri almak üzere  iade etme

Parti / davet verme

Israrlı bir satıcıya karşı koyma

Sosyal Fobi Neden Olur?

Sosyal fobide kalıtsal geçişin rolü çok güçlü olmasa da vardır. Akrabaları arasında sosyal fobik olan kişilerin bu hastalığa yakalanma riski bir miktar daha yüksektir. En önemli etmenlerden biri  beyinde bir takım kimyasal ve elektriksel bozukluklar olduğudur, özellikle serotonin adı verilen bu  kimyasal maddenin Sosyal Fobi’lilerin beynindeki oranının normalden az olduğu veya iletimde aksaklıklar bulunduğu ileri sürülmüştür. Ayrıca zihinsel altyapısı önceden hazırlanmış olan Sosyal Fobi bazen belirli bir olaydan sonra gün yüzüne çıkmış ve örseleyici bir yaşantı ile koşullanarak  yerleşmiş olabilir. Çocuk yetiştirme biçimi de hastalığın oluşmasında önemli etmendir.

Sosyal Fobi Nasıl Tedavi Edilir? 

 
Sosyal Fobi tedavisi olan bir hastalıktır. Sosyal Fobi’de ilaç tedavisi ve psikoterapi (konuşmaya dayalı ruhsal tedavi) uygulanır. Hastanın durumuna göre bazen tek başına psikoterapi, bazen ilaç tedavisi uygulansa da genelde her ikisinin beraber uygulanmasında başarı daha yüksektir.
Sosyal Fobi’de en sık uygulanan terapi şekli Bilişsel ve Davranışçı Terapidir.  Bilişsel terapide kaygı duyguları ve bu kaygıya karşı oluşan bedensel tepkileri tanıma, kaygı doğuran durumlardaki düşüncelerin ne olduğunu anlama, bunlara karşı başa çıkma stratejileri geliştirme gibi aşamalar vardır. Davranışsal terapide ise model olma, yakınmaların üstüne gitme, belirtileri daha net algılayabilmesi için rol oynama, gevşeme eğitimi, sosyal beceri eğitimi gibi her hastada farklı uygulanabilecek yöntemler vardır. Ayrıca aile ve grup terapisi de uygulanabilir.


Sosyal anksiyete, sosyal ortamlarda bulunma sırasında başkalarının kendisini olumsuz değerlendirmesinden yoğun şekilde kaygılanma, bu korkulardan kaçınma olarak tanımlanabilir. Buna sosyal fobi tanımlaması da yapılabilir. Kişideki korkuların çok sayıda toplumsal durumları kapsaması halinde yaygın tip olarak, belli başlı durumları kapsaması yani konuşma yapma, yemek yeme gibi belirli durumları kapsadığında yaygın olmayan tip olarak sınıflandırılır.

Sosyal anksiyete bozukluğunun yaşam boyu % 2-13 oranında görülme olasılığı vardır. Toplumda en yaygın görülen psikiyatrik rahatsızlıklar arasındadır. Yapılan bir araştırmada ülkemizdeki üniversite öğrencileri arasında % 24 oranında sosyal anksiyete varlığı belirlenmiştir.

Sosyal anksiyete kimleri etkiler?

Sosyal anksiyete bozukluğunun başlama yaşı tiplerine göre farklılık göstermekle birlikte, erken ya da geç ergenlik döneminde başlar. Yani kişilerde 10-17 yaşları arasında etkili olabilir. Özellikle hiç evlenmemiş, maddi ve sosyal konumu yetersiz olan, eğitimi yetersiz olan, işsiz kişilerde sosyal anksiyete daha fazla görülmektedir. Aynı zamanda rahatsızlığın erken aşamasında toplum içine yeteri kadar çıkamamak ta risk faktörleri arasında yer alır. Bu rahatsızlığın oluşmasında genetik etkenlerden ziyade, çocukların yetiştirme tarzı, ebeveyn modeli, ailenin başkalarıyla fazla görüşmemesi gibi etkenler rol oynar. Çocukluk döneminde çok çekingen olan kişilerde ilerleyen dönemde sosyal anksiyete gelişim riski fazla olur.

Sosyal anksiyete çekingenlik olarak tanımlanabilir mi?

Toplum içinde konuşma sırasında, sosyal ortamlara girdiğinde kendini ifade edebilme sırasında kişilerde çekingenlik görülebilir. Bunların çoğu hastalığın kapsamına girmez. Bazen bu durumlar örneğin yeni bir işe başlama sırasında kişinin işi yapamadığımda rezil olur muyum diye düşünmesi, onun motive olmasını daha başarılı olmasını sağlayabilir. Bu nedenle çekingenlik sosyal anksiyete olarak kabul edilmemelidir. Sosyal anksiyete kişide korkuyla birlikte kaçınma duygusunun yaşanması halinde söz konusu olur. Bunun dışında kaçınma olmadığında, kişinin kendini bu duruma katlanmak için zorlaması da sosyal anksiyete varlığını ifade eder. Sosyal anksiyete hastaları korkularının çok fazla olduğunun, anlamsız olduğunun bilincindedir. Zaten gerçekten korku duyulacak anlamlı bir olgu bulunuyorsa, bu sosyal anksiyete olmaz. Yani dersine çalışmamış bir öğrencinin mülakata çağırılacağından korkması daha farklıdır.

Sosyal anksiyete belirtileri

Sosyal anksiyete hastaları korktukları durumla karşılaştığı zaman bazı bedensel belirtiler ortaya çıkar.


Terleme, yüz kızarması, çarpıntı, ağız kuruması, nefes darlığı, nefes alamama, diyare, titreme, kas gerginliği gibi belirtiler daha fazla görülür. Bu esnada hastalar çirkin olduklarını, yetersiz olduklarını, sevilmeye layık olmadıklarını, mükemmel olmaları gerektiğini, kaygılarını belli etmemeleri gerektiğini, kusursuz görünmeyi gibi düşünceler içinde olur. Bunun ardından hastalarda korkulan yeri terk etme, korkulan ortama girmeme gibi kaçınma belirtileri ortaya çıkar.

Sosyal anksiyete nedenleri nelerdir?


Sosyal anksiyete nedenleri arasında kalıtsal geçiş çok az rol oynar. Ancak en önemli etkenler arasında beyindeki bazı kimyasal ve elektriksel bozuklukların olmasıdır. Uzmanlar sosyal anksiyete hastalarında serotonin denilen kimyasal maddenin daha az olduğunu ya da iletimde bozukluklar olduğunu belirtmektedirler. Sosyal anksiyete daha önceden zihinsel alt yapısı hazırlanarak, bazı durumlarda belirli olayların ardından da ortaya çıkabilir. Çocukların yetiştirilme tarzı da rahatsızlığın gelişmesinde önemli  bir etkendir. Ailelerin aşırı koruyucu olması, ret edici olması, katı olması gibi durumlar bunda etkendir. Çocuklarından beklentileri yüksek olduğundan, istedikleri olmayınca aile tarafından cezalandırılabilir. Bu çocukta başarısızlık korkusuna neden olur. İnsanlara, nesnelere, bildik olmayan ortamlara karşı duyulan aşırı korkunun sosyal anksiyete rahatsızlığının öncül belirtileri olduğunu söyleyebiliriz.

Sosyal anksiyete tedavisi

Bu rahatsızlık tedavi edilebilir. Ancak hastaların gerçekçi beklentileri olmalıdır. Hastada başka psikiyatrik hastalıkların olması, hastalığın başlamam yaşının erken olması, kişinin tedavi olmayı istemesi gibi etkenler tedavinin başarısını etkiler. İlaç tedavisi ve psikoterapi sosyal anksiyete tedavisini oluşturur. Bunlar tek başına uygulanabileceği gibi, tercih genellikle birlikte uygulanmasıdır. Serotonin üzerindeki ilaçlar tedavide daha fazla kullanılır. İlk zamanlarda ilaçların baş ağrısı, bulantı, huzursuzluk gibi yan etkileri olabilir. Ancak ilaçların kalıcı yan etkileri, bağımlılık yapma gibi etkileri olmaz. İlaçların etkisi 2-3 haftada çıkmaya başlar. Ancak tam etkiyi görmek içi 10 hafta kadar beklenir. Sosyal anksiyete hastalarına yaklaşık 9-12 ay tedavi uygulanmalıdır. Terapi içinde bilişsel davranışçı terapi yöntemi tercih edilir. Gerekirse aile ve grup terapisi de yapılabilir.

Depresyon Anksiyete Bozukluğu Belirtileri

Anksiyete bozuklukları psikiyatri alanında görülen bir grup hastalıktır. Bu bozuklukların genel özellikleri birbirine benzese de belirtilerin şiddetine, sürekliliğine ve birtakım davranışsal karakteristiklere göre yaygın anksiyete bozukluğu, panik bozukluk, fobik bozukluk, obsesif kompulsif bozukluk, sosyal fobi, travma sonrası stres bozukluğu, akut stres reaksiyonu, ayrılık anksiyete bozukluğu şeklinde sınıflanabilir. Ayrılık anksiyete bozukluğunu çocukluk dönemi anksiyete bozukluğu olarak nitelemekte yarar vardır. Çünkü bu tanıyı alan vakaların neredeyse tamamı çocuktur. Yaygın anksiyete bozukluğu ve panik bozukluk anksiyete bozuklukları içerisinde en sık rastlanan bozukluklardır. Yazının devamında yaygın anksiyete bozukluğundan bahsedeceğiz.

Yaygın anksiyete bozukluğu, gerçek sorunlarla orantısız bir biçimde ortaya çıkan aşırı endişe ve kaygılanmayla seyreden bir psikiyatrik bozukluktur. Aslında anksiyete duygusu bir tehlikenin ya da tehdidin sonucunda hepimizde ortaya çıkabilen bir olaydır. Ancak anksiyetenin süresinin uzaması, şiddetinin artması ve günlük hayatımızı etkileyip işlevselliğimiz bozması sonucunda yaygın anksiyete bozukluğu dediğimiz olay gerçekleşir.

NEDENLERİ

Bugün için yaygın anksiyete bozukluğunun nedeni ne yazık ki kesin olarak bilinememektedir. Ancak kalıtsal faktörlerin birçok hastalıkta olduğu gibi yaygın anksiyete bozukluğunda da etkisi olduğu kabul edilmektedir. Bunu kabul etmemizi sağlayan ise tek yumurta ikizlerinin her ikisinde birden yaygın anksiyete bozukluğunun olma oranının yüksek olmasıdır. Yine yapılan çalışmalar biyolojik ve çevresel faktörlerin bu bozukluğun nedenleri arasında olduklarını göstermektedir ama başta da söylediğimiz gibi kesin olarak bir suçlu henüz bulunamamıştır.

BELİRTİLERİ

Yaygın anksiyete bozukluğu olan hastalarda iki grup belirtiler görülmektedir: ruhsal belirtiler ve bedensel belirtiler. Ruhsal belirtileri; aşırı endişe, kaygı, tasa, konsantrasyonda azalma, aşırı sinirlilik ve huzursuzluk, kötü bir haber alacağı beklentisi, tahammülsüzlük, çabuk irkilme, kolay yorulma, kontrolünü yitirme hissi, çıldırma hissi ve ölüm korkusu olarak sayabiliriz. Bunların yanında tıpta derealizasyon olarak geçen kişinin kendinin dış dünyaya yabancı hissetmesi ve depersonalizasyon olarak geçen kişinin kendi bedenine veya bedeninin bir parçasına yabancılık hissetmesi de bu hastalar da görülebilir. Bedensel belirtilere gelecek olursak; bunların ortaya çıkmasında vücudumuzda bizim kontrolümüz dışında çalışan bir sinir sistemi vardır. Buna tıpta otonom sinir sistemi denmektedir ve soluk alıp vermemizi, kalbimizin hiç durmadan çalışmasını sağlamak bu sistemin görevlerinden sadece 2 tanesidir. İşte bu sistemin aşırı çalışması sonucunda da yaygın anksiyete bozukluğu hastalarında bedensel belirtiler ortaya çıkmaktadır. Bunlar; kalp çarpıntısı, terleme, ellerde titreme, ağız kuruluğu, nefes almada güçlük, tıkanma veya boğulma hissi, göğüste ağrı veya rahatsızlık hissi, baş ağrısı, baş dönmesi, kaslarda gerginlik ve buna bağlı olarak kas ağrıları görülebilir.

TANISI

Bu hastalar bedensel belirtileri nedeniyle genellikle öncelikle bir dâhiliye uzmanına yönlendirilirler. Bu sebepledir ki tanı almaları biraz zaman almaktadır. Yapılan testler sonucunda herhangi bir hastalığın çıkmaması ve hekimin hastayı bir psikiyatri uzmanına yönlendirmesi sonucunda hastalar tanı alırlar. Psikiyatrik bozukluklarda tanı koymak için Amerikan Psikiyatri Derneği’nin yayınlamış olduğu bir kılavuz kullanılmaktadır. Yaygın anksiyete bozukluğu tanısı koymak için de doktorlar bu kılavuzda yazan durumların var olup olmadığına bakarak karar verirler. Kılavuzu özetlersek;

A. En az 6 ay süreyle hemen her gün ortaya çıkan, birçok olay ya da etkinlik hakkında aşırı anksiyete ve kaygı duyulur.
B. Kişi, kaygısını kontrol etmekte zorlanır.
C. Anksiyete, aşağıdaki altı belirtilerden en az üçüne eşlik eder.  Not: Çocuklarda sadece bir maddenin bulunması yeterlidir.

sinirlilik, huzursuzluk
dikkatini bir konuda toplamada zorlanma
aşırı heyecanlanma ya da endişe duyma
uyku problemleri (uykuya dalmakta güçlük çekme, kesintisiz uyuyamama ya da huzursuz ve dinlendirmeyen uyku)
kas gerginliği
çabuk ve kolay yorulma
D. Yaygın anksiyete bozukluğunu yazımızın başında geçen diğer anksiyete bozukluklarından ayırmak gerekir.
E. Anksiyete, kaygı ya da bedensel yakınmalar klinik açıdan belirgin bir strese ya da hastanın günlük işlevlerini yapmasına engel olacak düzeyde olmalıdır.
F. Bu bozukluk bir maddenin (örn. kötüye kullanılabilen bir ilaç, tedavi için kullanılan bir ilaç) ya da genel tıbbi bir durumun (örn. hipertiroidizm) doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı değildir ve sadece bir duygu durum bozukluğu, psikotik bir bozukluk ya da yaygın bir gelişimsel bozukluk sırasında ortaya çıkmamaktadır.

TEDAVİSİ

Tedavide hem ilaç hem de psikoterapi uygulanmaktadır. Orta şiddetteki yaygın anksiyete bozukluğu olan hastalarda sadece psikoterapiler bile yeterli olmaktadır. Psikoterapi olarak da bilişsel davranışçı psikoterapiler kullanılmaktadır. Daha şiddetli hastalarda ise psikoterapilerle ilaç tedavileri birlikte verilerek tam düzelme sağlanmaya çalışılmaktadır. Bu hastalar çoğunlukla psikiyatri dışındaki bölümlere ilk başvurularını yaptıkları için tanı almaları gecikir. Bu hastaların tedavilerinde asıl problem tanı almalarının gecikmesi ve ilaç tedavilerinin uygunsuz kullanımıdır. Önemli olan bu hastaların psikiyatriye başvurmaları ve tedavilerini(psikoterapi ve ilaç) düzenli olarak uygulamalarıdır.

Antidepresan ilaçların yan etkileri nelerdir ?

Antidepresanın yan etkileri genellikle ilaç tedavisinin başlangıcında kendini belli eder. Zamanla beraber yan etkileri gittikçe azalır. Psikolojik tedavi için verilen bir antidepresanın yan etkileri olsa bile ilaçı kesmek çok doğru değildir. Çünkü ilaçın pozitif etkileri ancak 2-3 hafta sonra kendi belli etmeye başlar. Bu makalede antidepresanların yan etkileri ve merak edilen bir takım sorulara cevap getirmeye çalıştık.

Antidepresanın Yan Etkileri

SSRI ve SNRI türlerindeki antidepresanların genellikle aşağıdaki gibi yan etkileri vardır:


Antidepresanın Yan Etkileri
Sinirli ve rahatsız hissetme
Hasta hissetme
Sindirim problemleri ve karın ağrıları
Kabızlık veya ishal
İştah kaybı
Baş dönmesi
Uykusuzluk
Baş ağrısı
Cinsel isteksizlik
Orgazm olamama
Erkeklerde ereksiyon kaybı

Yukarıda belirtilen SSRI ve SNRI türüne ait antidepresanların yan etkileri genellikle 1-2 hafta içerisinde kaybolur ama bazılarının az da olsa devam etme ihtimali vardır.

Trisiklik antidepresanların yan etkileri ise aşağıdaki gibidir:
Ağızda kuruluk
Bulanık görme
Kabızlık
Küçük tuvalate çıkamama
Baş dönmesi
Kilo alma
Özellikle geceleri aşırı terleme
Kalp ritmi problemleri
Bu yan etkilerin de ilacın kullanımından 1-2 hafta sonrası azalması beklenilmektedir.

Yaşlı İnsanlarda Antidepresanın Yan Etkileri

Özellikle SSRI türünden antidepresan kullanan yaşlılarda sodyum (tuz) seviyesinde ciddi bir düşüş görülebilir. Bu da vücut hücrelerinde sıvı birikmesine yol açar ve tehlikeli bir durum arz eder. SSRI’lar sodyum ve sıvıları kontrol eden hormonu bloke edebilmektedir. Hyponatraemia olarak bilinen bu durumun yaşlılarda yan etkileri aşağıdaki gibidir:
Yorgunluk
Baş ağrısı
Kas ağrısı
İştahsızlık
Kafa karışıklığı
Yorgun hissetme
Dengesizlik
Nöbet geçirme

Antidepresan Diğer İlaçlarla Alınınca Zararlı Olur Mu ?

Hiçbir ilaç %100 güvenli değildir ama antidepresanların en güvenilirler arasında olduğu kesin. Diğer ilaçlarla birlikte kullanılınca zararlı olan, kan basıncını yükselten birkaç türü vardır:
Monoamin oksidazlar: Depresyon tedavisinde çok etkili olmasına rağmen diğer antidepresanlarla birlikte kullanılması zararlıdır.

Zyvox isimli antibiyotik de aynı zararlı etkileri içermektedir.
5-HTP ve pasif flora gibi serotonin seviyesine etki eden ilaçlarla alınmaması gereklidir.
Serotonin sendromu az görülen ama tehlikeli bir yan etkidir. Genellikle bir antidepresanlar serotonin yükselten diğer bir ilacın etkileşimi sonucu olur. St. John’s Wort veya diğer bir antidepresanın mevcut antidepresanla birlikte alınması bu probleme neden olabilir. Serotonin sendromunun oluşturduğu yan etkiler aşağıdaki gibidir:
Şaşkınlık
Terleme
Heyecanlanma
İshal
Kas çekilmesi

Antidepresan Kullanmak Kişiliği Değiştirir Mi ?

Antidepresanların beyindeki kimyasallarla oynadığı doğrudur. Bu da hislerinize, davranışlarınıza, hareketlerinize yansıyabilir. Pozitif etkileri daha dayanıklı, daha sempatik, daha güvenli ve daha cana yakın bir kişilik ortaya çıkması olabilir.
Genelde antidepresanlar insanın kendisini daha iyi hissetmesine yol açar. Ama bu kişiliğin değişeceği anlamına gelmez.

Antidepresanlar Bağımlılık Yapar Mı ?

Bağımlılıktan anladığınız sigara, uyuşturucu gibi maddelerse antidepresanları onlarla aynı kefeye koymayı unutun. Evet, uzun süre kullanınca beyin artık bu ilaca alışıyor ve adapte oluyor. Bu yüzden aniden bırakmak pek mümkün olmuyor. Bırakma sürecinin de yavaş yavaş, doktor kontrolünde olması gerekiyor. Tamamen bırakınca beyin eski haline geri dönebilir. Kısaca antidepresanlar bağımlılık yaratmıyor ama bir anda da bırakılamıyor.
Depresyonun başında olan birçok insan kısa süreliğine antidepresan tedavisi görüyor. Belirtiler geçtikten sonra da antidepresan kullanımına birkaç ay devam etmek öneriliyor.
Tedavi gören birçok kişide depresyon dönemsel olarak geri dönüyor. Bu nedenle doktorların çoğu uzun süreli depresyon tedavisini daha yararlı buluyor. Böylece gelecekte oluşabilecek belirtiler için de önlem alınıyor.

Antidepresan Kilo Aldırır Mı ?

Her bünyenin antidepresana tepkisi farklıdır. Bazıları kilo alırken bazıları tam tersine kilo vermektedir. Bu antidepresanın türüyle de ilgilidir. Yani “antidepresanlar kilo aldırıyor” yargısına pek de kulak asmayın. Bu tamamen bünyenize bağlı.

Antidepresan Hissizleştirir Mi ?

Antidepresan kullanan bazıları kendilerini uyuşmuş ya da sersemlemiş hissedebilir ama diğer taraftan depresyonla kaybedilmiş hisler antidepresan tedavisiyle geri gelebilmektedir.
Not: Kendinizi gerçekten kötü hissediyorsanız doktorunuzla görüşmelisiniz. Çünkü her antidepresan türünün kendine has özellikleri var. Belki de kullandığınız tür sizi fazla etkilemiştir.

Antidepresan Cinsel Hayatı Etkiler Mi ?

Çoğu kişide antidepresanlar cinsel isteği etkilemektedir. Erkeklerde bu durum geç boşalma kadınlarda ise zor orgazm olma olarak görülmektedir. Yapılan araştırmalara göre antidepresan kullananların yaklaşık %20 – %45 kadarının cinsel istek azlığı yönündedir.




DEPRESYON ANTİDEPRESAN İLAÇLARI BAĞIMLILIK YAPAR MI?

DEPRESYON İLAÇLARI BAĞIMLILIK YAPAR MI?


Hayır yapmazlar. Depresyon ilaçlarının bağımlılık yaptığına dair bu güne kadar elimize geçen veri veya araştırma yoktur. Bağımlılık yapan ilaçlar Sağlık bakanlığının kontrolü altındadır ve yeşil reçete kapsamındadır. Hiçbir depresyon ilacı yeşil reçete ile satılmamaktadır. Tedavinin başlarında hastaları daha iyi uyutabilemk için genelde uyku ilaçları eklenmektedir. Bazen yeşil reçete ile satılan ilaçlar bu amaçla kullanılmaktadır. Bağımlılık riski açısından bu ilaçların kısa süre kullanılıp kesilmesinde fayda vardır. Depresyon ilaçları bu konunun uzmanı olmayan kişiler tarafından önerildiği veya kullanıldığı taktirde ilacın kötüye kullanımı sözkonusudur. Depresyonu veya başka ruhsal rahatsızlığı olmayan kişiler bu ilaçları kullandığı taktirde kişide neşelenme olmaz aksine sıkıntı yaratır. Bazı depresyon ilaçları ile ilgili olarak basında “utangaçlık ilacı bulundu” veya “kara sevdanın çaresi olan ilaç bulundu” gibi sansasyonel haberler çıkmaktadır. Bunların bilimsellikle, tedavi ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Tamamiyle ilacın kötüye kullanımıdır. Bu tip yayınlara itibar edilmemesi ve doktor önermedikçe bu ilaçların kullanılmaması gerekir


Psikiyatrik ilaçlar nelerdir, Bağımlılık Yapar mı ve Yan Etkileri var mı?

Ruhsal bozukluklar ve psikolojik rahatsızlıkların ilaçla tedavi edilmesi ve bu alanda çalışmalar, araştırmalar yapan bilim dalı Psikofarmokolojidir. 1950’lere kadar sinir ilaçları bağımlılık yaratan bir tür uyuşturucu etki yaparak hastaları sakinleştiren işlevi vardı ve gerçekten de yan etkileri çoktur. Fakat Psikoterapi gelişmesi ve çeşitlenmesi, elektroşok ve manyetik uyarım sayesinde beyine uyarı vererek de ruhsal bozuklukları tedavi etmek mümkün oldu.

Aynı zamanda özellikle 1980’lerden sonra sinir sistemi ilaçları bilimsel gelişmelerle birlikte yan etkileri çok aza indirildi ve ihtiyacı olan gönül rahatlığıyla kullanmaya başladı. Fakat halk arasındaki eski inanış değişmedi: psikiyatrik ilaçlar bağımlılık yaratır, çok yan etkileri vardır” inanışı. Artık yeni nesil psikiyatrik ilaçların antibiyotiklerin yan etkisinden fazla yan etkisi yok ve tedavi için gereklidir.
Psikiyatri ilaçları da diğer tıp dallarında verilen ilaçlar gibi olumlu etkisi olduğu gibi bazı yan etkileri olabilir. Fakat halk arasında bu ilaçlar hakkında çok yanlış inanışlar maalesef kesin doğrular halini almış durumda.
İlaçlar konusunda uzmanlar psikiyatrist doktorlardır. Psikiyatri uzmanları psikiyatrik ilaçların tedavi etkilerini, yan etkileri şu şekilde açıklıyor. Yazının bu kısmı bu alanda uzmanlık gerektirdiği ve bu alanın uzmanı olmadığım için sizi bilgilendirme amaçlı direk alıntı yapılmış ve psikiyatri uzmanlarının düşünceleridir.

Psikiyatrik ilaçların çeşitleri nelerdir?
Psikiyatride kullanılan sinir sistemi ilaçlarını 4 şu grupta ayrılıyor:
1-Antidepresan ilaçlar (öncelikle depresyonda kullanılan ilaçlar)
2-Antipsikotik ilaçlar (öncelikle şizofrenide kullanılan ilaçlar)
3-Kaygı giderici ilaçlar (huzursuzluk, sıkıntı gibi hallerde kullanılan ‘müsekkin’ ilaçlar)
4-Mizaç dalgalanmalarını önleyen ilaçlar (lityum tuzu ve bazı sara ilaçları)

Psikiyatrik ilaçlarının tedavi etkisi ve yan etkisi nelerdir?

1. ANTİDEPRESAN İLAÇLAR 
Antidepresan ilaçlar depresyon tedavisinde kullanılan ilaçlardır. Depresyonda duygu ve düşünce hayatımızı düzenleyen beyindeki serotonin, noradrenalin, dopamin maddeleri azalır. Antidepresanlar bu maddelerin miktarını arttırarak tedavi eder. Antidepresan ilaçlar hakkında psikiyatri uzmanları şunları vurguluyor;
1- Antidepresan ilaçlar beyinde suni bir mutluluk yaratmayıp tam tersine bozulmuş olan dengeyi yeniden sağlar. Antidepresanlar, depresyonu olmayan kişilerde fayda getirmez.
2- Antidepresan ilaçların etkileri geç başlar (en erken 2-3 hafta sonra). Arada bir 1-2 hap içerek depresyondan kurtulmak mümkün değildir.
3- Antidepresan ilaçlar, doktor söylemeden kesinlikle bırakılmamalıdır. Kişi haftalar içinde tamamen iyileşse bile, antidepresan ilaca en az 6 ay devam edilmelidir. Çünkü depresyonun düzeldikten sonra ilk 6 ay içinde tekrarlama riski yüksektir.
4- Antidepresan ilaçlar bağımlılık yapmaz.
5- Antidepresan ilaçlar uyuşturucu değildir. Antidepresan keyif vermez, zaten yukarıda belirttiğimiz gibi etkisi en erken 2-3 haftada başlar. Bazı antidepresanların uyku ve sersemlik gibi yan etkilere yol açtığı doğrudur. Ancak son 10-15 yılın en mühim tıbbi gelişmelerinden biri, uyku ve sersemlik yapmayan antidepresan ilaç çeşitlerinin artmasıdır. Artık hemen hiçbir ciddi yan etki ortaya çıkmadan depresyon tedavisi genellikle mümkündür.
Antidepresan ilaçlar depresyon dışındaki durumlarda da faydalıdır. Obsesif kompülsif bozuklukta (takıntı hastalığı) ilk tercih edilen ilaçlar, özellikle serotonin üzerinden etki gösteren antidepresanlardır. Ağrı tedavisinde elimizdeki en önemli silahlardan biri yine antidepresan ilaçlardır. Panik bozukluğunda, çocuklarda gece işemelerinde, kadınlarda adet öncesi gerginlik durumlarında, sigara isteğinin azaltılmasında, erkeklerde cinsel ilişki sırasında erken boşalmanın giderilmesinde ilk başvurulan ilaç bir antidepresandır.

Seçici olmayan monoamin geri alım inhibitörleri:
TOFRANİL ANAFRANİL , LAROXYL , TOLVON , DESYREL ,LUDİOMİL , SERZONE , İNSİDON, İNSOMİN
Bu grup ilaçların büyük kısmi Trisiklik antidepresanlardan oluşur ve bazı yan etkileri vardır. 100 hastadan ortalama 7’sinde bu yan etki görünür. 1-2 hafta içinde bunların birçoğu ortadan kalkar. Bunlardan bazıları; Bulantı-kusma, Ağız kuruluğu, Görme bozukluğu, Kabızlık, Sık idrar yapma veya idrar yapma zorluğu, Çarpıntı v.s
Seçici serotonin geri alım inhibitörleri:
PROZAC, DEPREKS, ZEDPREX, LUSTRAL, SERALİN, SERDEP, FAVERİN, SEROXAT, CİPRAM, EFEXOR, STABLON REMERON
Bu grup antidepresanların yan etkileri diğer gruba göre daha azdır, çoğu ilk 2 hafta içinde görülür. İlaç kesildikten sonra ortadan kalkar. Bunlardan bazıları: Bulantı, kusma, Sıkıntı hali, İshal, Uyku hali, Baş ağrısı, Uykusuzluk, Cinsel işlev bozukluğu vs.

2. ANTİPSİKOTİK İLAÇLAR 
Antipsikotik ilaçların başlıca kullanım alanı şizofrenidir. Şizofrenide temel bozukluk, beyinde dopamin fazlalığıdır. Antipsikotik ilaçlar dopaminin beyindeki etkisini azaltarak etki gösterir.
Antipsikotikler bağımlılık yapmaz, uyuşturucu değildir. Bazıları uyku ve sersemliğe yol açabilir. Adale kasılmasına sebep olabilir. ‘Psikiyatrik tedavi gördü, hareketleri ve bakışları donuklaştı, robot gibi oldu’ denilen hastalar muhtemelen antipsikotik kullanmışlardır. Ancak antipsikotiklerin ciddi yan etkileri çok azdır, ortaya çıkan yan etkilerin de çoğu geçicidir.
Antipsikotik ilaçlar sadece şizofrenide kullanılmaz. Depresyonda, kaygı yüksekliğinde, ağrılarda, bazı cinsel sorunlarda, kusmalarda, hıçkırığın giderilmesinde de işe yarar.
Antipsikotik ilaçlar beyinde Dopamin ve Serotonin adı verilen maddelerin etkilerini değiştirerek görev yaparlar.

Bu ilaçlar kullanım şekillerine, etki ve yan etki şekillerine göre sınıflandırılabilirler. Kullanım şekillerine göre baktığımızda kabaca 3 şekilde ayırabiliriz:
1. Sadece ağızdan alınabilen antipsikotik ilaçlar: MELLERETTES, MELLERİL, STİLİZAN, BURUNON, LEPONEX, DOGMATİL, NÖROFREN, RİSPERDAL, ZYPREXA, SÜLPİR
2. İğne formunda olanlar: NÖRODOL, LARGACTİL, CLOPİXOL, FLUANXOL, PROLİXİNE
3. Depo formu olanlar: CLOPİXOL, PROLİXİNE, FLUANXOL gibi ilaçların 15 gün boyunca vücutta etkili olan depo şekilleri de vardır.
Bu antipsikotik ilaçların etkileri gibi yan etkiler de uzun süre devam eder. Bu ilaçlar özellikle düzenli ilaç kullanımında sorunları olan hastalarda kullanılır. Etki şekillerine göre sınıflarken; Bu tablo göz önüne alınır. Bu ilaçların eş değer dozunun bir taraftan sakinleştirici etkisi artarken diğer taraftan antipsikotik etki denilen psikotik bozukluk veya şizofreniye etkili gücü azalmaktadır. Bu nedenle zaman zaman farklı gruplar içinden ilaçlar birlikte kullanılabilmektedir.

Yan etkilerine gore de iki temel gruba ayrılırlar:
1-Uyku verici, sersemlik, tansiyon düşmesi, idrar tutukluğu, cinsel problemler daha fazla yapanlar: LARGACTİL, MELLERİL, LEPONEX, ZYPREXA, RİSPERDAL
2-Hareket bozuklukları (yerinde duramama, katılık, maske yüz v.s.) daha fazla yapanlar: NÖRODOL, PROLİXİNE, CLOPİXOL, FLUANXOL, NÖROFREN

Şizofreni hastalarında temel olarak 3 nedenden dolayı antipsikotik ilaçlar kullanılır. Bu etkileri kısaca şöyle açıklayabiliriz:

1-Antipsikotik etki: Psikotik yaşantılar denilen; Hayal görme, ses işitme, yanlış düşünceler, dikkatini toplamada güçlük, düşünce ve konuşmada bozukluklar, garip ve nedensiz davranışlar gibi çoğu zaman hastayı ve çevresini de rahatsız eden durumu düzeltmek amacıyla ilaç kullanılır.
2-Sakinleştirici etki; Uykusuzluk, gerginlik, taşkınlık, kaygı durumu, huzursuzluk, aşırı hareket ve kontrolsüz davranış durumunda bu etkisinden yararlanılır.
3-Hastalığı önleyici etki; Hastalığın alevli dönemlerinin tekrarlamasını, yatışların önlenmesini, nükslerin şiddetinin azaltılmasını, hastalığın oluşturduğu dikkat azalması, düşüncede yavaşlama, öğrenmede zorlukla belirgin olan bilişsel bozuklukları azaltmayı hedefler.

Antipsikotik ilaçların yan etkileri de 3 grupta toplanabilir;
A-Hareket Bozuklukları
B-Metabolik ve Dolaşım sorunları
C-Diğerleri
Hareket bozuklukları ilk ilaç kullanımı ardından kısa zaman (saatler ve günler içinde) sonar ortaya çıkanlar ve geç dönemde ortaya çıkanlar diye ayrılabilir.
Nöroleptik ilaç alımını takiben ilk günler içindeki yan etkiler; kasılma, katılık, huzursuzluk, hareketlerde yavaşlama, yerinde duramama, küçük adımlarla yürüme, titreme, maske (donuk) yüz.
Geç dönemde ortaya çıkan yan etkiler;
İstemsiz kas hareketleri, Dilde ve ağızda oynamalar, Yerinde duramama, Yatamama, Yılansı vücut hareketleri.
Metabolik Yan etkiler: Ağız Kuruluğu, Salyada Artma (Leponex), Kabızlık, İshal,
İştah artışı ve kilo alma, Baş Dönmesi, Terlemede artma, Beyaz kan hücrelerinde azalma (Leponex), Memelerden süt gelmesi (Galaktore).

Diğerleri başlığı altında toplanan yan etkiler ise;

Çabuk Yorulma, Cinsel bozukluklar, Kilo alımı, Görme bozuklukları, Adet Düzensizliği, Nöbet geçirme, Nöroleptik Maliyn Sendrom, Çarpıntı, Deri döküntüleridir.
Bunların içinde özellikle önem taşıyan durum sebepsiz (herhangi bir infeksiyon veya ateş yükselmesine neden olabilecek diğer tıbbi sorunlar) ateş yükselmesi ile giden nöroleptik maliyn sendromdur. Kısa sure içinde en yakın sağlık kuruluşuna başvuru gerektirir.
Yan etkilerle karşı karşıya kalındığında yapılması gerekenler aşağıda özetlenmiştir;
1.Telaşa kapılmayın
2.Bu durumun geçici bir yan etki olduğunu düşünün ve hastanıza bilgi verin
3.Mümkünse kendi doktorunuza veya tedavi gördüğünüz birimin nöbetçi doktoruna ulaşın
4.Eğer uzakta iseniz, kullandığınız ilaçların listesi ile birlikte en yakın sağlık kuruluşuna başvurun.
5.Uygun önlemlere rağmen ilaçların vücutta kalma sürelerine bağlı olarak bu etkilerin bir süre daha devam edeceğini bilin.


3. ANTİSİYOLİTİK (KAYGI GİDERİCİ) İLAÇLAR 
‘Müsekkin’ veya ‘sakinleştirici’ olarak bilinen ilaçlar bu gruptandır. Etkileri çabuk başlar (damardan alınırsa birkaç dakika içinde, ağızdan alınırsa genellikle 30-60 dakika içinde). Bu ilaçlar kullanan kişide endişe ve huzursuzluğu azaltır, rahatlama hali meydana getirir. Çoğu yeşil reçete ile verilir. Çoğu uyku, sersemlik, yorgunluk ve unutkanlık yapar. İlaç alındıktan sonra kısa süre içinde başlayan ferahlatıcı etkileri sebebiyle, kaygı gidericilerin kötüye kullanılma tehlikesi vardır. Psikiyatride kullanılan ilaçlar arasında bağımlılık yapma ihtimali bulunan tek ilaç grubu ANTİDEPRESANLAR DEĞİL kaygı gidericilerdir. Bu yüzden kaygı giderici ilaçların satışı sıkı kontrol altındadır, hastalar doktor reçetesi olmadan bu ilaçları kesinlikle alamazlar. Doktoru da hastasının bağımlı olmasına müsaade etmeyeceğinden, sakinleştiricilerin bağımlılık tehlikesi korkulduğu kadar büyük değildir.
Kaygı giderici ilaçlar aynı zamanda adale gevşeticidir. Sara nöbeti geçirmekte olan kişilere damardan verildiklerinde hayat kurtarırlar.

XANAX, DİAZEM, RİVOTRİL, TRANXİLENE, LİDANİL, BUSPON, ATİVAN, NERVİUM, LİBRİUM LUMİNAL
Deri döküntüleri, Sersemlik hali, Uyku artışı, Kilo alma, Sinirlilik gibi yan etkileri vardır. En önemli yan etkisi uygunsuz ve doktor kontrolü olmadan alındığında oluşan bağımlılık ve kötüye kullanımdır. Bu nedenle diğer tüm ilaçlar gibi doktor kontrolünde alınmalıdır.

4. MİZAÇ DALGALANMALARINI ÖNLEYEN İLAÇLAR 
Bu ilaçlar özellikle manik depresif hastalıkta (iki uçlu mizaç bozukluğu veya bipolar bozukluk) kullanılır. Söz konusu amaçla en sık kullanılan ilaç lityum adında bir tuzdur. Ayrıca bazı sara ilaçlarının da mizaç dalgalanmalarını önlediği bilinmektedir. Genellikle uzun süre kullanılırlar.
LİTHURİL, TEGRETOL, KARBALEX, KARAZEPİN, DEPAKİN, KONVULEX, LAMİCTAL
Antikolinerjik ve yan etki azaltıcı ilaçlar. Özellikle nöroleptiklerin oluşturduğu hareket bozukluklarının azaltılmasında ve giderilmesinde kullanılan ilaçlardır.
AKİNETON, BENADRYL, DİDERAL
Bunlar psikiyatrik ilaçlar hakkındaki genel bilgilerdir. Verilecek ilaç ve etkileri kişiden kişiye, hastalığın tablosuna göre değişecektir. Her insanda aynı yan etkiler gözükmeyebilir. En doğru bilgiyi kendi psikiaytrist uzmanından alabilirsiniz.



Depresyon İlaçsız Tedavi Edilebilir Mi?

Depresyon nedeniyle ortaya çıkan intihar ölümleri, hastalığın kanser ve benzeri diğer hastalıkları da tetiklemesi gibi sorunlar, toplumu büyük kayıplara sürüklüyor.
Depresyonda ilaçsız tedavi dönemi

Depresyonun ilaçla tedavisi  1950’lerden itibaren uygulanmıştır. Günümüzde çoğunlukla serotonin maddesini tamamlayan ilaçlar kullanılmaktadır. Ancak, depresyona sebep olan tek madde serotonin değildir. Bu nedenle, kullanılan ilaçların etkili olmaması ya da tatmin edici düzelme sağlamaması her zaman mümkün olabilir.



Üstelik ilaçların uzun süreli hatta bazen ömür boyu kullanılması da gerekebilir. Ayrıca ilaçların kilo alımı, cinsel fonksiyon ve libido kaybı, uyku yapma ya da uykusuz bırakma gibi istenmeyen bir sürü yan etkileri de oluyor. Bu durum hekimleri ister istemez başka yöntem arayışlarına sevk etti.


Depresyonun nedeni nedir?

Son 10–15 yıla kadar, depresyonda beynimizin hangi bölgesinin fonksiyon dışı kaldığı bilinmiyordu. Ancak fonksiyonel mrı, pet, spect ve üç boyutlu beyin aktivitesi incelemelerinden sonra anlaşıldı ki, önceden somut olarak belirleyemediğimiz bu hastalıklar, aslında beynin bazı bölgelerinin iyi çalışmamasından kaynaklanıyor.



Tms tedavisi ile ilaçsız depresyon tedavisi

Günümüzde depresyonun hangi beyin bölgesinde oluştuğu bilindiğinden, onu herhangi bir ilaç kullanmadan tedavi etme yoluna gidilmiş ve araştırmalar bu yönde yoğunlaşmıştır. Böylece Transkranial Manyetik Stimülasyon (tms) tedavisi geliştirildi. Manyetik tedaviye ilham kaynağı olan hadise; ilk astronotların uzaya çıkınca ciddi anlamda depresyon yaşamaları ve bu durumun kabin içerisindeki manyetik ortamı düzeltince, hastalığın iyileşmesi olmuştur. Uzaydaki astronotların maruz kaldıkları depresyon tablosu uzun süre araştırılmış, sonunda olayın kabin içerisindeki manyetik alan eksikliğinden kaynaklandığı anlaşılmıştır.


Depresyonun, manyetik uyarılarla (tms) tedavisi, günden güne büyük aşama kaydetmiş ve Amerikan FDA kurulu 2007’de tms’nin belirgin tedavi edici etkisini kabul ederek onay vermiştir. Bu gelişmeden sonra, tms tedavisi hızla yayılma göstermiş ve dünyanın çeşitli ülkelerindeki modern nöropsikiyatri kliniklerinde yerini almıştır.


Bugün artık tms tedavisi sadece depresyon ve panik atakta değil, alzheimer, felç ve parkinson gibi hastalıklarda da başarıyla kullanılmaktadır. Dünyada büyük bir sağlık problemi haline gelen alzheimer hastalığı, ilaçlarla asla kontrol altına alınamazken, özellikle hafif-orta düzeyli vakaları, beynin bellek ile alakalı bölgelerine yapılan manyetik uyarılarla hastalığı tamamen düzeltemese de en azından hastalığın ilerlemesini durdurabilmektedir.


Depresyon tedavisinde amaç; eksik serotonin düzeyini tamamlamaktır

Yukarıda belirttiğimiz gibi, günümüzde depresyon tedavisi çoğunlukla ssrı (serotonin geri alım inhibitörleri) ile yapılmaktadır. Amaç, eksik olan serotonini tamamlamaya yöneliktir. Hâlbuki depresyona neden olay, sadece serotonin eksikliği değildir, daha birçok faktör rol oynamaktadır. Haliyle ilaç tedavisiyle tam ya da kısmi düzelme her zaman mümkün olmamaktadır.



Birçok yan etkisine rağmen depresyonda ilaç tedavisinin, daha ekonomik ve daha kolay ulaşılır olması nedeniyle hala ilk seçenek olması gayet doğal. Ancak ilaçlardan sonuç alamayan ya da tatmin edici düzelme göstermeyen depresyon vakalarında mutlaka tms uygulanmalı.



Ayrıca ilaç kullanmak istemeyen, belirgin ilaç yan etkisine maruz kalan ya da hamilelik, lohusalık gibi nedenlerle ilaç kullanması sakıncalı hastalarda da tms ilk seçenek durumunda. Üstelik tms tedavisinin uygulamaya girdiği 2007 yılından beri, belirgin bir yan etkisi gösterilememiştir.



Karaciğer hastalığı ya da yetmezliği nedeniyle ilaç kullanımının sakıncalı olduğu durumlarda, hamilelik ve süt emzirme dönemlerinde bu uygulama güvenle kullanılabiliyor. Tms, uygulama yapılan bölgede bozulmuş olan nöronal aktiviteyi düzeltmektedir. Manyetik darbeler, nöronlarda aynı bir ses ekosu gibi baştanbaşa titreşim sağlamakta, bu ise nöronal aktivitenin normal hale dönmesine neden olmaktadır. Böylece ilaçlar sadece bir nöroamini yerine koyarken, tms tedavisi komple bölge fizyolojisini normale getirerek kalıcı bir düzelme sağlamaktadır.

Depresyonu Önleyen Besinler Yiyecekler

Şehir hayatının yoğunluğu, iş stresi, kişisel sorumluluklar gibi pek çok etken gün içinde kendimizi mutsuz hissetmemize yol açabiliyor. Böyle anlarda birçok kişi kendini yeniden iyi hissetmek için bir şeyler atıştırıyor. Çünkü bazı besinler içerdikleri serotonin gibi maddeler nedeniyle mutluluğun kapılarını aralayabiliyor. Mutluluk veren besinler sayesinde stresi azaltırken, kilo almamak için tüketilen miktarlara dikkat etmek gerekiyor.


Doğru miktarlar sizi daha çok mutlu eder

Çoğu insan mutsuz ya da stresli olduğunda daha çok yemek yeme eğilimindedir. Özellikle stres altındayken çiğneme refleksiyle daha çabuk stres atmak için sert yiyecekler tercih edilmekte ya da daha fazla tatlı tüketilmektedir. Bunlar haricinde fast food ve yağlı yiyecekler de kolay yoldan doygunluk sağladıkları için kişilere geçici bir mutluluk sağlayabilmektedir. Serotonin içeren yiyecekler enerji kaynağı ve mutluluk sağlayan besinlerdir ve kalorileri yüksektir.

 Depresyonu önleyen besinler! Etkileri ve kullanım şekilleri

Örneğin kuruyemişler, enerji verdikleri için beraberinde mutluluk da getirmektedir. Bunların fazla tüketimi enerji ve mutluluk artışının yanı sıra kilo artışına da neden olabilmektedir. Bu yiyeceklerin geçici mutluluğa sebep olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Geçici mutluluğun artan kilolarla birlikte kalıcı bir mutsuzluğa dönüşmemesi için bu gıdaların sınırlı olarak tüketilmesi büyük önem taşımaktadır. Her sıkıldığında ya da strese girdiğinde bu gıdalardan tüketmemek ofis çekmecelerinde, evdeki dolaplarda bu gıdalardan fazla miktarlarda bulundurmamak gerekmektedir.
Öğün atlamak mutsuzluk sebebi olabilir

Gün içinde şekerin düşmesi de beraberinde mutsuzluğu getirebilmektedir. Yoğun çalışma temposu nedeniyle öğün atlayan kişiler şekerleri düştüğü için daha mutsuz olabilmektedir. Uzun süre yemek yemeyen şekeri düşen kişiler şekeri hızla yükseltecek, paketli gıdalara yönelmektedir. Bu nedenle kişinin hangi durumlarda yüksek kalorili atıştırmalıklara yöneldiğini fark etmesi önem taşımaktadır. Böyle anlarda doğru miktarda tüketildiğinde kişiye kendine daha iyi hissettirecek sağlıklı gıdalar tercih edilmelidir.

Mutluluk veren besinler

    BİTTER ÇİKOLATA: Tatlı istediğini diğer çikolatalara oranla daha hızlı keser. Kahvenin yanında küçük bir ya da iki kare bitter çikolata tüketmenin sakıncası yoktur.

    MUZ: Serotonin içeriği yüksek olan bir meyvedir. Ara öğün olarak günde 1 tane tüketilebilir.

    CEVİZ: Fındık, çiğ badem, fıstık gibi kuruyemişler de seratonin açısından zengin olsalar da ceviz bu konudaki en etkin kuruyemiştir. Günde 2-3 ceviz tüketmek kişinin steresinin azalmasına ve kendini daha mutlu hissetmesine yardımcı olabilir.

    Beslenme ve depresyon

    AY ÇEKİRDEĞİ: Hem çiğneme refleksini harekete geçirmesi hem de yüksek serotonin oranıyla stresi azaltan önemli bir yiyecektir.

    KURU İNCİR: Serotonin içeren kuru meyvelerin başında kuru incir gelmektedir. Ara öğünler tercih edilen kuru incir kan şekerini düzenleyerek kaygı seviyesini azaltır.

    BEZELYE: Ana öğünlerden birinde bezelye tüketmek kişinin kendini daha iyi hissetmesini yardımcı olmaktadır. Bezelye serotonin seviyesini yükseltmek için önemli bir kaynaktır.

    PEYNİR: Kahvaltıda peynir tüketerek güne serotonin içeren bir öğünle başlamak ve gün boyu daha enerjik ve mutlu olmaya fayda sağlar. Miktarı kilo artışına neden olabilecek kadar çok olmamalıdır.

    TAHIL SALATALARI: Nohut, buğday, fasulye, kinoa gibi tahıl içeren salataların öğünlerin birinde tüketilmesi stresle baş etmede kolaylık sağlayabilmektedir.



Kendinizi biraz hüzünlü mü hissediyorsunuz? Hemen çikolataya sarılmayın! Yapılan son bilimsel çalışmalar, doğru bir diyet uygulayarak depresyonla bile baş edilebileceğini ortaya koyuyor. Depresyonun bir tek sebebi olmamakla birlikte, doğru beslenme depresyona yol açan sebepleri ortadan kaldırmakta da etkili olabilir. Çünkü bazı vitaminlerin, minerallerin, aminoasitlerin ve yağ asitlerinin eksikliği, duygusal durumumuz üzerinde etkiye sahip. Yaşadığımız olayların kendimizi fiziksel açıdan nasıl hissettiğimizle yakından ilgisi olduğunu biliyoruz. Fazla miktarlarda fast food ve aşırı kahve tüketerek, yoğun bir haftanın ve kebaplı bir akşam yemeğinin ardından uykusuz kalınan bir gecenin, bedenimize eziyet etmek olduğunu artık biliyoruz.

Ancak kimi besinler, vücudumuza getirdiği dinçlik ile ferah ve sağlıklı hissetmemizi sağlar, ruh halimizi doğrudan etkiler. Gerçekten de, sadece sağlıklı bir beden için değil, sağlıklı bir zihin için de dengeli beslenmenin büyük önemi olduğunu gösteren, azımsanmayacak kadar çok araştırma bulunuyor. Özellikle kimi hormonların eksikliğinin büyük rol oynadığı depresyon gibi zihinsel sağlık sorunlarında, bedenimizin gereksinim duyduğu maddeleri sağlayan besinleri tüketmek önemli. Son zamanlarda yayınlanan iki rapor, Akdeniz diyetinin depresyona karşı önleyici etkisi olduğunu ortaya koydu. Akdeniz ülkelerindeki depresyon vakalarının diğer ülkelere oranla gözle görülür derecede az olması, gözleri Akdeniz diyetine çeviriyor. Taze sebzelere, tahıllı gıdalara ve zeytinyağına dayanan bu sağlıklı diyetin ruh sağlığının korunmasına da yardımcı olduğu söyleniyor.

Akdeniz diyeti

Sebze, meyve, balık, kabuklu yemiş, tahıl ve zeytinyağı eksenli bir diyet, sizi depresyondan uzak tutabilir. Londra Üniversitesi öncülüğünde yapılan bir araştırma, Akdeniz tarzı beslenen kişilerin depresyona yakalanma ihtimalinin yüzde 30 daha az olduğunu gösteriyor.
Bu besin maddelerinin spesifik bazı etkilerinin yanı sıra, bir arada tüketilmelerinin de ruh halimiz üzerinde büyük etkileri olduğu düşünülüyor. Akdeniz ülkelerinde görülen depresyonların, Kuzey Avrupa ülkelerinde görülenlere oranla daha düşük yoğunlukta geçtiği de biliniyor. Söz konusu araştırmada bu sonucu Akdeniz ülkelerinde kırmızı et ve süt ürünleri yerine balık, zeytinyağının; işlenmiş gıdalardan ziyade taze meyve ve sebzelerin daha çok tüketiliyor olmasına bağlıyor.

Selenyumun önemi büyük

Araştırmalar depresyonu,selenyumdaki eksiklikle ilişkilendiriyor. Erkekler için tüketilmesi gereken günlük selenyum miktarı 0,075 mg, kadınlar içinse 0,06 mg. İşlenmemiş tahıl, hububat, et, yumurta ve hatta sakatat, selenyum alımını artırır. Ancak vücuttaki selenyumu artırmanın belki de en kolay yolu, ülkemizde yetişen süper bir selenyum kaynağı olan fındık.

Serotonini artırın

Triptofan, bedenimizde, beynimiz için çok önemli bir kimyasal olan nörotransmiter serotonine dönüştürülen çok önemli bir aminoasit. Vücudumuzdaki nörotransmiter serotoninlerin seviyesinde görülen düşüş, genellikle depresyonla sonuçlanıyor. Ancak vücudumuz triptofan üretemediğinden, bu maddeyi almanın tek yolu tükettiğimiz gıdalar. Hindi ve tavuk, ton balığı ve somon, baklagiller ve kuruyemişler triptofandan zengin. Bu besinler sindirimi yavaş olan karbonhidratlarla birlikte tüketildiğinde daha etkili oluyor. Triptofan açısından zengin yiyecekler, daha çok egzersiz yapmak, kafein ve şekeri kesmek, daha çok su içmek, tıpkı antidepresan ilaçların yaptığı gibi vücudumuzun serotonin üretimini artırıyor.

Bu gıdalardan kaçının

– Çay, kahve ve gazlı içeceklerdeki kafein, anlık bir enerji patlaması yapsa da, bu etki azaldıkça yerini fiziksel bir çöküntüye bırakıyor. Çok kafeinli içecek tüketmeyin.
– Tatlı yiyecekler ani bir enerji yüklemesi yapar ve bir mutluluk hissi yaratır ama bu etki geçicidir. İstikrarsız ve dengesiz şeker tüketimi
beyin sağlığınız için uzun vadede kötü sonuçlar doğurabilir.
– Alkollü içeceklere de temkinle yaklaşın. Bir kadeh kırmızı şarap günün yorgunluğunu atmak için mükemmel bir yol olarak görülebilir. Ama alkol de depresandır.

Bol bol balık tüketin

Araştırmalar, balık yağındaki ve vücudun zaruri ihtiyaçlan arasında yer alan omega 3 yağ asidinin ruh halimizi de iyileştirdiğini gösteriyor. Omega 3, ton balığı, uskumru ve somon gibi yağlı balıklarda bulunuyor. Vejetaryenler ise Omega 3 ihtiyacını keten tohumu, kolza tohumu yağı. ceviz, semiz otu ve kabak çekirdeği gibi bitkilerden giderebilir. (Omega Sözlüğü)

Yeşillik çok faydalı

B vitamini folik asidinin depresyonu önlemede temel etken olduğu düşünülüyor. Düşük folik asit düzeyinin, antidepresan ilaçların etki etmesini bile önlediği sanılıyor. Bol miktarda folik asit ihtiva eden besinler arasında yeşil sebzeler ve fasulye başta geliyor.

Su içmekten vazgeçmeyin

Bir insanın, günde en az 1.5 litre su içmesi gerekiyor. Orta derecede dehidrasyon bile ciddi ve hızlı oranda ruh halimizi etkiliyor. Beynin susuz kalması ise huysuz, mutsuz ve depresif hissetmemize neden oluyor. Baş ağrılarından kurtulmak, mızmızlanmayı bırakmak ve ciddi ruhsal sorunların üstesinden kolayca gelmek istiyorsanız, bunun en basit ve kolay yolu birkaç bardak fazla su içmek.

Sarı kantaron hapları

Araştırmalar hafif depresyon tedavisinde veya korunmada sarı kantaron (St.John’s Wort) haplarının yararlı olabileceğini gösteriyor. Sarı kantaron hapları kanda mutluluk hormonu serotonin düzeyini yükseltiyor ve doğal yolla depresyona karşı olumlu bir etki oluşturuyor. Ancak bu da desteğiyle kullanılmalı. Ayrıca Omega 3 balık yağı hapı, B vitamini, her gün bolca güneş ışığı almanın ve aydınlık ortamlarda bulunmanın da depresyona karşı olumlu bir etkisi olduğu biliniyor.

D vitamini eksikliği depresyon yaparmi?

D vitamin eksikliğinin, depresyon olasılığının artmasına zemin oluşturduğu ortaya çıkmıştır. Uzmanlar tarafından yapılan araştırmalarda ortaya çıkan bu durum, depresyon tedavisine ışık tutmuştur.

Özellikle bir türlü depresyonun belirtilerini üzerinden atamayanlar, mutsuz olanlar ve kış aylarında yaz aylarına oranla daha yorgun ve halsiz olanlar, artık bu vitamin eksikliğinin tedavisini görerek, buhranlı günlerinden kurtulabilecekler. D vitamini eksikliğinin birçok hastalığa davetiye çıkardığını biliyoruz. Amerika’da yapılan geniş çaplı bir deney sonucu artık psikolojik hastalıklarında temelinde var olduğu ortaya çıkmıştır. Ve vitamin oranının dengelenemediği sürece daha ciddi rahatsızlıklara sebep olabiliyor ve ileri düzeyde psikolojik sorunlara yol açabiliyor. Kişi buhranlı zamanlarında eğer dengesiz besleniyor ise ve gerekli olan besin ve minerali günlük hayatında tüketmiyor ise psikolojik sorunlar daha çok kendini gösteriyor ilerledikçe önüne geçilmez bir hale dönüşüyor.


Depresyon teşhisi bulunan kişilerde %14 oranında D vitamini eksikliği olduğu saptanmış ve bu eksiklik giderildikten sonra hastada, olumlu gelişmeler görülmeye başlanmıştır. Şizofren hastalığını da tetikleyen bu eksiklik, beyin gelişimi de olumsuz etkilemektedir.

Yoğun iş temposu, maddi, manevi problemler, depresyonun azılı düşmanları arasında yer almaktadır. Kişi bu hastalığa yakalandığında kendine zarar verecek düzeye bile gelebilmekte ve sosyal yaşamdan hatta aile ortamında uzaklaşmaktadır. Bu olumsuz nedenlerin kaynağındaki ilk etken D vitamini eksikliği yer almaktadır. Kişi kendini yorgun ve bitkin hisseder, sürekli yatmak ve dinlenmek ister, bu durumdan dışarıdaki hayattan soyutlanmasına ve psikolojik rahatsızlıkların baş göstermesine neden olur.


Hareket yoksunluğuna neden olan depresyon, vücudun ihtiyaç duyduğu mineral eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Daha çok kış aylarında kendini gösteren depresyon, iştah kaybı, uyku bozukluğu, ölüm korkusu gibi belirtiler göstermekte, bu olumsuzluklar yemek yeme alışkanlığını engellemekte ve kişi vücudun gerek duyduğu vitamini alamayınca hastalık daha da artış göstermektedir. Uzmanlar depresyon tedavisinde ilk önce hastanın balık, meyve gibi besin kaynağı yüksek olan yiyecekleri tüketmeleri ve güneşli havalarda dışarı çıkmalarını önermektedir.

Vücudun vitamin eksikliği tamamlandığında, kişinin buhrana düşmesine sebep olan durumunun analizine başlayarak, rahatsızlığı çok kısa sürede çözüme kavuşturmuşlardır. Ve depresyonun en etkili ilacının D vitamini olduğunu bu şekilde ispat etmişlerdir.


Uykusuzluk, hayattan zevk alamama, keyifsizlik... Depresyonu işaret eden bu belirtilerin sebebi vitamin eksikliği de olabiliyor.

Üzüntü, ilgisizlik, yaşamdan zevk almama ve huzursuzluk gibi belirtilerle kendini gösteren depresyona hem sosyal şartlar hem de bazı hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçlar sebep olabiliyor. Genellikle ilaç tedavisi ve psikoterapi gibi yöntemlerle kontrol altına alınabilen depresyon belirtilerinde, gıda takviyeleri ve vitamin destekleri ile de azalma sağlanabiliyor.

En sık görülen depresyon belirtisi: Uykusuzluk
Depresyon tanısı konmuş kişilerde C, B6, D vitamini, folik asit, demir ve magnezyum eksikliği görülüyor. Depresyonun en sık karşılaşılan belirtilerinden birinin de uykusuzluk olduğunu belirten Pharma Plant Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Orçun Orhun, bu belirtilerin yanında iştahsızlık, cinsel isteksizlik, enerji kaybı ve çabuk yorulmanın da geldiğini ifade ederek, eksikliği depresyona yol açabilecek besin ve vitaminler hakkında bilgi verdi.

Depresyon savaşçısı vitamin ve gıdalar
Yapılan çalışmalar sonucunda D vitamini eksikliğinin kronik yorgunluğa ve depresyona yol açabileceğini gösteriyor. Mutluluk hormonu olarak da bilinen seratonin için; hindi, tavuk eti, peynir, yoğurt ve yüksek karbonhidratlı meyveler ve soya ürünlerinin tüketilmesinin faydalı olabiliyor. Ayrıca zengin omega 3 kaynağı olan balık ve cevizin  tüketilmesi de önemli. Folik asitten zengin yeşil yapraklı sebzeler, C vitamini kaynağı brokoli, narenciye gibi meyve ve sebzeler, B6'dan zengin fındık, antep fıstığı, balık, B12'den zengin ciğer, kabuklu deniz ürünleri, kırmızı et ve peynir, çinko kaynağından zengin kuruyemişler de depresyon belirtilerinde azalma sağlayabiliyor.

Doğum kontrol hapları depresyon riskini artırabilir
Doğum kontrol hapı kullanan kişilerde depresyon belirtileri görülebileceği gibi alkol kullanan kişiler de bu risk grubuna giriyor. Hamilelik döneminde alınması gereken en önemli besin desteklerinden biri olan folik asit hem anne hem de bebeğin sinir sistemi gelişimi açısından önem  taşıyor. Omega 3 desteği de hamilelik sonrası görülen depresyona faydalı olabiliyor.

Düzenli ölçüm yaptırın
Depresyonun bir hastalık olduğu unutulmamalı ve bir uzman tarafından ayrıntılı bir muayene ile tespit edilmeli. Düzenli vitamin ölçümü veya kan tahlili ile vücudunuzun ihtiyaç duyduğu vitaminleri öğrenilebilir ve doktorunuzun önerdiği takviyeleri kullanabilirsiniz.